🌜 Eski Kuyularda Define Olur Mu
İyilik prensi ise, kimliğini belli etmeden bir kenarda oturup eğlenceleri izledi. O kadar güzeldi ki, karşılık beklemeden başkalarına yardımcı olabilmek, onlara mutluluk verebilmek. Varsın seni kimse tanımasın, adını kimse bilmesindi. Sen iyilik yaptığını biliyordun ya, bu sana yeterdi. Yazan: Serdar Yıldırım. İmza:
Step1: Draft your question. The community is here to help you with questions about the analysis of biblical text. Provide details and share research with your question. Helpful links. Find more information about how to ask a good question here. Visit the help center. Ask questions about the site on meta. Biblical Hermeneutics Stack Exchange
Definecilik diğer bir adıyla gömücülük. Eski Türk geleneklerinde ahir hayat anlayışı kısmen de olsa vardı. Ölüm sonrası dirilmeye inanıldığı için hakanın ya da yiğidin atı, kılıcı, değerli eşyaları yanına gömülürdü. Daha sonraki dönemlerde insanlar gerek baskılar gerek ani göç hareketleri gibi nedenlerden
4) 21/3/2018 tarihli ve 7103 sayılı Kanunun 1 inci maddesiyle bu paragrafta yer alan “Türkiye Büyük Millet Meclisi eski üyeleri, eski bakanlar ile” ibaresi madde metninden çıkarılmıştır. (5) 15/4/2020 tarihli ve 7243 sayılı Kanunun 22 nci maddesiyle bu paragrafta yer alan “diğer kamu görevlileri” ibaresinden sonra gelmek
Daha önce koronavirüs tedbirleri nedeniyle birçok sınav iptal edilmiş ve yerine yeni bir tarih belirlenmişti. Tam kapanma 29 Nisan 2021 Perşembe akşamı saat 19.00'dan başlayıp, 17
SamsungMembers Forum'a Hoş geldiniz Samsung Members Forum’a Hoş Geldiniz. Samsung ve daha fazlasını yeni platformunuzda deneyimleyin. Özelliklerle ilgili tüyolar ve Samsung ürününüzden en iyisini alabilmek için Samsung uzmanları, süper fanları ve diğer herkesle iletişime geçin.
Handan 09 Mayıs, 2015. Sen eski Burda diyince aklıma ilk diktiğim elbise geldi. Ki barbie bebek elbisesi olur kendisi. ( Son diktiğim de barbie bebek elbisesiydi zaten, oğlanların dizlerini yamamak dışında hiç anlamam dikişten:-) Burda dergisinde patron vardı onlar için. Kuzenim ve ben oradan kesip biçip yapmıştık.
GizemliPiramit Adası. Arkeolog çadırı, dekor satın alma fırsatı ve kuvvet dolduran eşya olan antik Mısır çeşmesi sunar. Taonga Takımadası bugüne kadar böylesine büyük bir arkeolojik araştırmaya tanıklık etmedi. Ünlü define avcısı Matt Hardy ve Eski Mısır bilimi profesörü Lewis Wilson Gizemli Piramit Adası'nda
PleasePress the Reminder Button Null
prFhKr4. Mangala Türk Zeka ve Strateji Oyunu iki kişi ile oynanır. Oyun tahtası üzerinde karşılıklı 6’şar adet olmak üzere 12 küçük kuyu ve her oyuncunun taşlarını toplayacağı birer büyük hazine bulunmaktadır. Mangala Oyunu 48 taş ile oynanır. Oyuncular 48 taşı her bir kuyuya 4’er adet olmak üzere dağıtırlar. Oyunda her oyuncunun önünde bulunan yan yana 6 küçük kuyu, o oyuncunun bölgesidir. Karşısında bulunan 6 küçük kuyu rakibinin bölgesidir. Oyuncular hazinelerinde en fazla taşı biriktirmeye çalışırlar. Oyun sonunda en çok taşı toplayan oyuncu oyun setini kazanmış olur. Oyuna kura ile başlanır. Oyunda 4 ana temel kural vardır. 1. TEMEL KURAL Kura neticesinde başlama hakkı kazanan oyuncu kendi bölgesinde bulunan istediği kuyudan 4 adet taşı alır. Bir adet taşı aldığı kuyuya bırakıp saatin tersi yönünde, yani sağa doğru her bir kuyuya birer adet taş bırakarak elindeki taşlar bitene kadar dağıtır. Elindeki son taş hazinesine denk gelirse, oyuncu tekrar oynama hakkına sahip olur. Oyuncunun kuyusunda tek taş varsa, sırası geldiğinde bu taşı sağındaki kuyuya taşıyabilir. Hamle sırası rakibine geçer. Her seferinde oyuncunun elinde kalan son taş oyunun kaderini belirler. 2. TEMEL KURAL Hamle sırası gelen oyuncu kendi kuyusundan aldığı taşları dağıtırken elinde taş kaldıysa, rakibinin bölgesindeki kuyulara da taş bırakmaya devam eder. Oyuncunun elindeki son taş, rakibinin bölgesinde denk geldiği kuyudaki taşların sayısını çift sayı yaparsa 2, 4, 6, 8 gibi oyuncu bu kuyuda yer alan tüm taşların sahibi olur ve onları kendi hazinesine koyar. Hamle sırası rakibine geçer. 3. TEMEL KURAL Oyuncu taşları dağıtırken elinde kalan son taş, yine kendi bölgesinde yer alan boş bir kuyuya denk gelirse ve eğer boş kuyusunun karşısındaki kuyuda da rakibine ait taş varsa, hem rakibinin kuyusundaki taşları alır, hem de kendi boş kuyusuna bıraktığı taşı alıp hazinesine koyar. Hamle sırası rakibine geçer. 4. TEMEL KURAL Oyunculardan herhangi birinin bölgesinde yer alan taşlar bittiğinde oyun seti biter. Oyunda kendi bölgesinde taşları ilk biten oyuncu, rakibinin bölgesinde bulunan tüm taşları da kazanır. Dolayısıyla, oyunun dinamiği son ana kadar hiç düşmez. Mangala Oyunu 5 set olarak oynanır. Oyunu kazanan oyuncu 1 puan, kaybeden 0 puan ve berabere bitiren oyuncular yarım 0,5 puan alır. Bilgiler telif hakları ile korunmaktadır. Kaynak gösterilmeden kullanılamaz. ALTERNATİF OYUN ŞEKLİ KALE KURALI • “Mangala Oyunu nasıl oynanır?” Başlığında belirtilen 1 ve 2. Temel kural “kale kurallı” oyunda aynen geçerlidir. Taşları dağıtırken hazinelere taş bırakma kuralı hariç • “Mangala Oyunu nasıl Oynanır?” başlığında belirtilen 3. ve 4. Temel kural “kale kurallı” oyunda uygulanmaz. Onun yerine; • Oyuncu elinde bulunan taşları dağıtırken elindeki son taş, rakibinin bölgesinde denk geldiği kuyudaki taşların sayısını 3 yaparsa o kuyu oyuncu tarafından ele geçirilmiş olur. Oyuncu ileride rakibi ve kendisi tarafından bu kuyuya koyulacak tüm taşların sahibi olur. Sahibi olduğu taşlar oyuncunun kendi hazinesine koyulur. Kale kuralının uygulandığı oyunlarda taşları dağıtırken hazinelere taş bırakma kuralı ortadan kalkar. Kaleyi belirlemek için farklı renkte taşlar kullanılır. Oyuncular 6 nolu kuyuya kale kuramaz. Bir sette her oyuncu sadece bir kez kale herhangi birinin önünde bulunan kuyularda taş kalmadığı zaman oyun sona erer. Önünde ki kuyularda taş kalan oyuncu bu taşları kendi hazinesine koyar. Son olarak hazinelerde bulunan taşlar sayılır. Hazinesinde en fazla taş olan oyuncu oyunu kazanır. Kaynak
DEFİNE Gizli veya açık herkes define avcısıdır. Namazgâh Şefik Camii önünde buluştuk. Akşam gezmelerimizin rotasını Rüştü Abi çiziyor. Yalnız başına da olsa arkadaşlarıyla da olsa hemen her akşam yemeğinden sonra aşağı yukarı saat sekiz sırası başlar yürüyüşü, günü sporla kapatır, sağlıklı yaşam için şart. Yeni Postanenin önünden Tekke Meydanı'na ağır aksak adımlarla, oradan Orhan Camii’ne doğru hafif yokuş aşağı kendiliğinden tempo artırarak ısınıyoruz, yol tenha, çıkarsa bir iki tanıdık selamlaşıyoruz, çarşıya yakın köşelerden tesiri azalan gürültüler geliyor, seslerin anlamı yok, belki anlamak istemiyoruz. Ağva yolu üzerindeki köprünün solundan, yayalar için yapılan tahta geçitten derenin karşı kıyısına geçip Namazgâh’a salınıyoruz. İlk top oynadığımız, bisiklete binmeyi düşe kalka öğrendiğimiz, taa, Sultan Orhan zamanından kalma koca çayır ufaldıkça ufalmış, Kandıra’nın cebine girmiş sanki, derenin şehir tarafında gram çayır kalmamış, Un Değirmeni’nden İzmit yönüne doğru uzanan top sahası ve panayır yerinde şimdi, otogar, sanayi ve pazaryeri binaları oturtulmuş, eskiden mesire yapılan karşı kıyıda, ihtiyar gövdelerinde fetih günlerinin mağrurluğunu taşıdığını unutan ulu çınarların gölgesine saklanmış gibi garip, mahzun Namazgâh. Öyle rivayet edilir ki Kandıra’yı 1326 yılında fetheden Akçakoca ve askerleri, ilk namazlarını bu ulu çınarların çevrelediği çayırda kılmışlar. Karşıdan eşofmanlı bir çift geliyor, tempolu yürüyorlar, belli ki onlar aynı güzergâhı tersten kullanıyorlar. Yan yana gelince erkeğin genç, uzun boylu, güleç yüzlü, kadının ise basbayağı esmer tenli, uyumlu, hallerinden memnun oldukları anlaşılıyor, Rüstü Abi, onları, başkanı olduğu Kandıra Musiki Derneği’nin yarın akşam başlayacak Türk Sanat Müziği Korosu çalışmalarına davet ediyor, “Kefken yolunda, köşede, eski postane binasında, üçüncü kat, şimdi Belediye Kültür Müdürlüğü var, Şoförler Derneğinin üstü, unutma, saat altı buçuk sekiz buçuk arası, mutlaka bekliyorum.” Çift, müzik çalışmalarının nihayet başlamasından duydukları küçük sevinci gülümseme ile gösteriyorlar, karşılıklı “ iyi akşamlar” “ iyi akşamlar”. Onlardan, sesimizi duyamayacakları kadar uzaklaşınca çiftin karı koca doktorlar olduklarını, erkeğin çocuk doktoru, önce devlet hastanesinde belki de mecburi hizmette çalıştığını, Kandıra’yı ve Kandıralıları çok sevdiğini, tayini çıkınca, istifa edip özel muayenehane açtığını, kadının ise sonradan kasabamıza geldiğini, aslen Afrikalı, galiba jinekolog olduğunu söyledi Rüştü abi, Kandıralılar da onları seviyor, ikisi de koroda yer alacaklar, ne güzel. Define Taşı Islah çalışmalarında derenin batı kıyısına Namazgâh çayırı boyunca yürüyüş parkuru yapılmış, alçak bir kaldırım ama güvenli. “Tam, un değirmeninin hizasında, “ Sizin şu değirmenin önünde yolun ortasında kocaman bir taş vardı abi, ne oldu o taşa? Benim çok gizli bir bilgiyi ulu orta söylememden şaşkınlık geçiren bir yüz ifadesiyle ve ilk hecelerin üstüne basarak “Define taşı, sen nereden biliyorsun onu?” “Eskiden 19 Mayıs Bayramı törenlerinin de yapıldığı çayıra, top sahasına gidip gelirken görürdük, üzerinde kuş resimleri falan kazılıydı, şimdi yok.” “Kuş değil yılan resimli taş. Caddeler açılırken, asfalt atılırken kaldırdılar, biz de değirmenin içine taşıdık. Onun hikâyesi derin ve uzun, anlatırım.” Bazı konularda çok sabırsızım, hemen anlatsa. “ Babam çok söylerdi, ona da babası söylermiş, çocukluğumdan beri kulağımdadır o define hikâyeleri… Küp varmış, derlermiş, altında mı, yanında mı, üç metre dere tarafında mı, yok beş metre çayır tarafında! Çok kazıldı oralar, kazılmayan yer kalmadı. Çıktı mı? Nerede? Ben görmedim, duymadım çıktığını, hâlâ ararlar, meraklılar. Şimdi değirmenin yıkılmasını bekliyor herkes, duvarlarının altındaymış sarı liralar güya.” Değirmen binası o kadar eski mi? “1948’de yanmış, şimdiki bina, yanan bina tamamen yıkılmadan, temele dokunulmadan yeniden yapılmış, yığma bina. Ben de bekliyorum çıkacak mı bakalım altından altın.” Deredeki Kuyular Karşı kıyıda, Otogar tarafında, kameriyelerin, çardakların birinde, kızlı erkekli küçük bir grup, sigara paketleri, bira şişeleri, çekirdek, patates cips poşetleri… Kafalarına göre takılıyorlar, telefonlarından mı teypten mi rahatsız edici bir arabesk, aralarında küfürlü konuşmalar... Ne kadar mümkünse o kadar uzaklarından dolaşmak konusunda sessizce anlaşıyoruz. Sanayinin karşısındaki küçük beton köprüden geçip Otogar içinden yeni pazar yerine doğru rotamız. Küçük köprünün sol ayağı yanından itibaren istinat duvarı üç dört metre yıkılmış, yolun ortasına kadar kazılmış, geniş bir kuyu gibi cep açılmış, dere suyu çamur gibi. Sanayi atıkları için künk mü döşenecek acaba? Derenin içinde de define aranmış bir keresinde ilk kez duydum bu akşam, ağzım açık kaldı. “Orhan Mahallesi’nde oturan yaşlı bir kadının rüyasına, sarıklı beyaz sakallı bir ermiş giresiymiş, kadın rüyasını kime anlattıysa bu ermiş kesin Hızır Aleyhisselamdır denmiş. İşte o ermiş, kadına rüyasında Namazgah deresindeki kuyular'da çok altın var diyesiymiş. A, evet, o derede tam da çayırın karşısından Ağva köprüsüne kadar olan yerinde beş tane kuyu olduğu eskiden beri söylenir zaten, Enli Kuyular denir. Hatta, bilenler “Kuyuların yakınında yüzmeyin, yutar” derler. Ama hangisindeymiş altınlar acaba? Kenarlardaki kuyularda değilmiş, ortadakilerden birindeymiş. Karşısında ulu çınar olan Enli Kuyu'daymış… Berrak, tertemiz, yeşilli beyazlı bir rüyaymış. Bu kadar net mi görmüş? Vallahi ben anlatanların yalancısıyım kardeş, rüyayı gören kadın, dul ama aptesli namazlı biriymiş, rüyaları mutlaka çıkarmış. Vallaha mı, vallaha. Çarşı esnafı seferber oldu, hükümete dilekçe verildi kazı için, ücreti mukabilinde belediye iş makinesi gönderdi, bir fon oluşturuldu, Namazgâh Deresi Define Araştırma Fonu, listeler yapıldı, kayıtlar tutuldu. O kadar insan inandı ki define efsanesine, herkes fona para yatırdı, iş büyüdü, falan tarihten sonra katılmak isteyenler artık alınmadı, kayıtlar kapandı, kaçıranlar üzüldü, iştirakten geç haberi olan berber Nurettin, parasını fona almadığı için Sabahattin abiye küstü. Derin araştırmalar yapıldı, sağa soruldu, sola soruldu, iş mümkün olduğunca gizli tutuldu, çok ciddi çalışıldı. Tarihçi Prof. Çetin Hoca’nın dahi görüşü alındı. Altınlar, Bizans dönemi gömüleri olabilirmiş. Keşif yapıldı. Bir terslik çıktı, ortadaki kuyuların üçünün de karşısında birer çınar ağacı vardı. Başka bir işaret arandı. Yok. Rüyayı gören kadınla konuşuldu, kadın konunun çok dallanıp budaklandığını, Hızır Aleyhisselam hazretlerinin belki de bundan dolayı kendisine bir daha uğramadığını, belli ki kasaba halkına küstüğünü, başka da konuşmak istemediğini, söylemiş. Bu kadar yol aldıktan sonra başlanmış işten dönmek olmaz, dediler. Definenin, ortadaki üç kuyuyu da kapsayan geniş alanda aranması kararlaştırıldı. Kazı gündüz başladı, hummalı gözler deredeki kuyuları eşeleyen kepçeden bir an bile ayrılmıyor, heyecan dorukta, akşama kadar çalıştı iş makinesi, sonuç yok, karanlık bastırdı ama kimse kazı alanından ayrılmadı, karnı acıkanlardan bazıları evlerine birini gönderdiler, ekmek arası bir şeyler getirtip kazı başında yediler. Bazıları da Simitçi Nevzat’a yirmi beş kuruş bayılıp kahkahalı simitlerinden yediler. Kadınlar Çarşısı'nda manifaturacı Naim Bey'in küçük ama uyanık oğlu Vural, güzdüzleri Çayır'da abisiyle bisiklet kiralatan Vural, kalabalık içinde Zeki Müren gibi yürüyen Nevzat'ın eteğinden bir dakika bile ayrılmadı, soğuk kalsın diye su kovasına daldırdığı Kandıra Gazozu şişelerini peşi sıra patlattı "simidine gazoz abi simidine gazoz" diyerekten. Bu çocukta iş var, görürsün ileride mühendis olacak, dediler. Gazete kâğıdından yaptığı külahlarda bir çay bardağı ay çiçeği veya kabak çekirdeğini on kuruştan satan Küçük Mehmet Efendi’nin çırağı Cücük Mehmet de iyi para kazandı o akşam, önlüğünün cepleri şıngır mıngır, Allah bereket versin. Kâh ay ışığında kâh el fenerlerinin aydınlatmasıyla çalışan iş makinesinin yanından gece yarılarına kadar kimse ayrılmadı. Kepçeyi her daldırışta yeşeren umutlar her çıkarışta söndü. Çoluk çocuk, kadın, yaşlı sersefil oldu sabahlara kadar. Çıkmadı, Enli Kuyular'dan çamurdan başka bir şey çıkmadı, kumpanya boynu bükük dağıldı.” Pulluğun Parçaladığı Küp Gerçekten var mı, define saklı mı buralarda? “Var abi var bu topraklarda, olmasa söylenir mi? Ateş olmayan yerden duman çıkar mı? On beş yirmi yıl önceydi, gazeteler de yazdı. Cicili köyünde bir Manav, karısıyla çift sürerken küp pulluğuna takılıyor, üzerinden birkaç defa geçiyor adam farkında değil küpü parçaladığının, sarı liralar saçılıyor. Kadın uyanıyor. “Işıl ışıl ışıldıyor bu taşlar, adam” diyor, “altın galiba.” Adam ne dese beğenirsin. “Git, muhtara haber ver, o, münasibini bilir”, saf herif.” Saflık mı sadakat mı? Hangisiyse, köylü milletin efendisi. Fakirin yegane gayesi, toprağa attığı her buğday danesinin Yukarıdaki'nin de müsaadesiyle şöyle sarı dolgun bir başağa dönüşmesi, ötesine karışmaz, define, küp, altın maltın ona göre üşengeç kerrakesi... “Hurra, duyan tarlaya koşuyor, ceplerine, torbalarına altınları dolduran doldurana. Tarlanın sahibi karı koca şaşkın bakakalıyorlar, kendileri belki de bir tane bile alamıyorlar. Köyden alamayanlar, alanları jandarmaya şikâyet ediyor. Herkes herkesin kaç altın aldığını kahvede birbirine söylüyor. Jandarma hangi köylüde kaç altın var diye ifadelerden liste yapıyor. Listedekiler tek tek jandarmaya, karakola çağrılıyor, adlarının karşılarındaki altın sayısı teslim edilene kadar sopadan geçiriliyorlar. Artık, altınların ne kadarı hazineye intikal etti, ne kadarı indiragandi yapıldı bilinmiyor.” Hatıralarını Hazine Yapan Adam Gözlerimin önünde, çocukluğumdaki yolun ortasında yer alan o, kuş yahut yılan resimli kocaman taş. Değirmeni, Kurtuluş Savaşı yıllarında Rum bir aileden almış Rüştü abinin büyük dedesi, ondan evveli zaten kasabanın ileri gelenlerinden, büyük büyük dedesi ilk belediye başkanı Hacı Mustafa Efendi. “Değirmeni satan Rum, buraları terk ederken, paraları yanında götürmek istemiyor. Her taraf eşkıya, çete dolu o zamanlar. Paranın gittiğine yanmaz insan canından da olur. Çoluğu çocuğu, kapı kacağı toplamış adam, buradan, öküz arabasıyla Seyrek’e, -bak o zaman da liman varmış Seyrek’te, hatta gümrük memurluğu da vardı bir zaman, Kamuran ve Gönül Akkor’un babası Seyrek’te gümrük şefi- Seyrek’ten de balıkçı teknesiyle ver elini İstanbul. En güvenli kaçış yolu o, o zamanlar. İşte, güya o Rum aile gitmeden, sarı liraları saklamış bir yere derler, çocukluğumdan hatta babamın çocukluğundan beri anlatılır durur bu hikâye.” Laf lafı açar, düşünce düşünceyi kovalar. Seyrek, liman, gümrük sözcükleri, birini gözünün önüne getirdi Rüştü abinin. Bize esas defineyi anlatacak adam Seyrekli azizim. Hemen telefonunun rehberine baktı, tamam, tuşlara dokundu, Seyrekli karşısında. “Anlatalım tabi Rüştücüğüm, tarihimiz hazinedir bizim, kültürümüz, örfümüz, adetlerimiz hepsi birer define. Bak, Dünya Güzeli İbrahim gitti, ne lezzetli anlatırdı, anlatamaz artık, Ünal da gitti, ne goller atardı futbolcuyken Aşçı Nihat'ın oğlu Ünal Sarıçay, ikisine de Allah rahmet eylesin, bugün var yarın yoğuz, gidenlerle tarih de gidiyor Rüştü, hazine de, define de… Anlatacak kimimiz kaldı?” Samimi, sıcak, heyecanlı, hevesli bir ses. Sözleştik, ilk pazar, Kandıra’da buluşacağız. Telefonla konuşurken yeni pazar yerini geçmişiz, Askerlik Şubesi’nin önünden eski İzmit yoluna çıktık, Kenan Evin’in Petrol Ofisi’nde ihtiyaç molası, mutad. Oradan eski mezarlığa bayağı dik yokuş, spor dediğin böyle yapılırmış, hep düzde yürünmezmiş. Kandıra Anadolu Lisesi ile Akçakoca Lisesi arasındaki yol da epeyi bayır. Eski Devlet hastanesinin arkasından Kefken yoluna kadar neyse ki düz ve Çarşıbaşı’nda Sabahattin abinin bakkal dükkanı finiş noktası, maksat spor olsun. Pazarı iple çektim, söz Seyrekli’de. Saati kurmazdı Fıcık İsmail, bozulmasın diye. Pandülünü sökerdi saatin. Pandül? Zembereğini yani. Fakirlikten mi? Yoo, ilk Ferguson traktörü alan oydu. Çarşambaları Kandıra’ya onun traktörü ile giderdik. Seyrekten yürüyerek gelirdik Kışla’ya tın tın tın, sapakta buluşurduk, Kışla’dan Kandıra’ya gür gür gür. Akşam dörtte dönerdik. Traktörü kaçırdın mı yandın. Dönemezdin ki köye. Ya taksi tutacaksın, taksi nerede? Taksi de yok. Ruhi. Cip. Yılların Ruhi abisi, Rang Rover cipi vardı, taksi gibi kullanırlardı, önemli işlerde, hâkim, savcı onu tutup giderlerdi köylere. Kışla köyünden Kandıra’ya, hem de ileri gelen bir iş adamına bir kız gelin gitti. Ne ile gitti, gelin arabası? Dediler ki Necati Ağa’nın kızı ciple gelin gitti, peh peh peh. Herkes öküz arabasıyla gelin giderken Tarakçıkışlalı Saadet, ciple gelin gitti, ortalık karıştı, dünya koptu, 61-62’ler, sanki uzay mekiği… Öküz arabası süslenir, üstü kilimle örtülür, gelin arabası hazırlanır. Önde, sini üzerinde tavuk, turşu, peynir, rakı… O gelin arabası akşam olmadan önce eve giremezdi. Gelin almasından bir akşam önce yapılan kızevli eğlencesinde başlardı tavuk katliamı, kümeslerde, avlularda, samanlıklarda tavuk kalmazdı. Kız tarafı gelir oğlan evine ille de tavuk ister. Gelin alması günü gelin arabası gidiyor önde, dürü yapıyoruz, öküze “de haydi oğlum” tıngır mıngır gider gelin alayı, arkada yumruklu kavgalar, neler... Hacınazifler'in eski dükkanının alt yanındaki pastanenin ikinci katında bizden başka kimse yok. Koyu sarı, küf sarısı boyalı salonun duvarlarına eklenmiş apliklerden sızan ölgün ışıkların gölgeli loşluğuyla uyumlu, mat renkli düz kumaşla kaplı koltuklar ve koyu ceviz boyalı masalar... televizyonu da kapattırdık garsona üç çay söyledik biri açık. Çaylar geldi, sustuk. Sonra, çay kaşığının çay bardağıyla temasından oluşan fon müziği eşliğinde şiirle başladı muhabbet İçeceksen beyaz peynirin, kavunun olsun. Seyredeceksen önünde köpük köpük denizin olsun. Öleceksen gününü seç yerler çamursuz olsun. “Anladınız mı?” “Abi bir daha söyle.” Seyrekli usanmıyor, ses tonunu ve ezgiyi değiştirmeden bir daha okuyor. Araba gidiyor, öküz arabası, koca öküzler, Safalılı Hasan çalıyor klarneti ya da Şaşkın. Mum dağıtılırdı davetiye yerine, kibrit dağıtılır, ekmek yapılır, topuz gibi ufak, yumruk kadar ekmek, davetiye bunlar. Kimin düğünü var, düğün sahibi kim? Ulak gider, ekmeği, kibriti, mumu önem sırasına göre dağıtırdı evlere. Küçük düğün bu gün, büyük düğün günü şu gün, söylenir. Düğün öncesi dürü yapacağız Çala oynaya köyün altına geldik. En büyük kâğıt para, beş lira. Hemen bir çalı keseriz, paraları takarız, ateş yanar çalının etrafında. Düğün sahipleri karşılamadılar mı daha? Tüfeğe basarsın kurşunu, duyarlar gelirler, lüks ışığında, dumba da dumba, klarnet çalar oynak bir hava, “kadifeden kesesi kahveden gelir sesi”. Misafirleri düğün evine götürecekler, dürüde kim çalıya çok para takmış onu köyün en ileri geleninin, en zengininin evine götürürler, iyi hizmet verilsin diye, diğerleri de dürüdeki paylarına göre uygun evlere konuk edilir. Az dürü var, davul zurna az çalar, dumba da dum dumba da dum… O akşam işte, kızevliler gelirler, ateşler yanar, gençler rakı isterler mutlaka, oğlan tarafından rakı gelmeyecek, mümkün değil, samanlık yanar, gider o gece samanlık, gider, tavuklar, kümesler o gece biter, yarı çiğ yarı pişmiş yerler. Vallahi, aynen. Ertesi günü gelin alması, öküz arabasına kilim örtülür, bayrak dikilir. Oğlan tarafından orta yaşlı bir adam bayrak direğini taşırdı. O direğin tepesine de bir baş soğan sokulur. Oraya o soğanı niye koyarlar? Hep düşünürüm. Bilmez misin? Valla benim duyduğuma göre, o soğanı oraya şunun için koyarlarmış Gelinin acıları cümle âlem tarafından görülsün ve oradan artık uçsun gitsin diye. Acılar paylaşıldıkça azalır. Bayrak direğinin ucunda soğan, soğan ağlatır, ağlanır yani. Doğrudur. Bir de bacalar kırılır. Baca sağlamsa anlamı, kız vardır o evde. Baca kırıksa kız gitmiş, gelin gitmiştir. Toprak testi gibi çömlekten olur bacalar, artık yok, kökten kırıldı bacalar, bu âdeti uygulayan yok. Gelin almasında beş unsur var, dedik tavuk, peynir, turşu, rakı. Gelin giderken sinide bunlar var, bir de klarnet, çalgı ekibi, davul zurna, zurna değil klarnet. Beş metre gidilir, öküze voooo dersin, vooo, vooo … voooha… Kafile zınk diye durur. Hemen rakılar bardaklara, içeceğiz. On metre gidilir, yine voooo. Biri kenarda tedarikçi bekler, hazır. Ne duruyorsun, hemen git tavukları kaynat gene. O beş unsur olmadan yürüme şansı sıfırdır gelin arabasının. Sen biraz çok içtin az içtin yok, herkes orada içecek, içer. Bir mevzu olur, biri oyun bozar, acele eder, hadi ye çabuk, gidiyoruz, geç kaldık, bam güm yerlerde. Hiç karışmayacaksın oynayanlara, ihale sana kalır, kabak başına patlar sonra. Yerlere düşürülen biraz sonra gelir oynamaya devam eder yine, kayıkçı kavgası gibidir. Gelin böyle gider yeni evine. Ertesi gün duvak yapılır. Dolmalar, tatlılar, bilmem neler, keşke şimdi de böyle düğün yapılsa, kalmadı kardeşim. Şimdi köylüler bile salonda, tuppa da tuppa da tuppa, bitti. Ne öküz kaldı ne araba. Seyrek hepi topu üç hane, dedelerim, dedemin dedesi, 1864’te gelmişler, Büyük Çerkez Sürgünü’nde. Yıllardır Kefken’de Babalı köyünde bizim büyük sürgünümüzü anma törenleri yapılır ama bu, Kandıra’da bilinmez, neden bilinmez o da bilinmez. Kandıra’da Çerkez çok azdır aslında, deniz kenarlarından kaçmışlar, hatta balık da yemeyenleri vardır, derler, ataları denizde boğuldu diye. Her yerde söylenmez, Çerkezler, kadının olduğu yerde silah çekmez, kavga etmez, Çerkez kızının gözü hep yerde olur, oynarken bile. Çerkezleri övmek değil amacım, bunları söylerken diğer kavimleri aşağılamıyorum, yanlış anlaşılmasın, Türk, Kürt, Laz, Manav, Çerkez hepimiz Türk bayrağı altında yaşıyoruz. Babaannem, Çubuklu’dan Gürcü Memiş Ağa’nın kızı, dedemin beşinci eşi olarak on beşinde gelin geliyor bizim eve. İki çömlek altınla gelmiş. Gelin arabasına bindiriyorlar, seni verdik diyorlar Seyrek’e, Osman Bey’e. Çift yaylı gelin arabası, dört at çekiyor. Kocasını belki de hiç görmemiştir daha önce. Görme şansı var mı? Mesajlaşmışlardır hehehe… Ya ne görmesi, akıllı telefon mu vardı o zamanlar, whatshap mı vardı, Osman Bey’e verdik seni kızım, bitti. Dedemin yetmiş altı dönüm tek parça tarlası varmış o yıllar, çiftlikte yetmiş hizmetkâr. Neyse, babaannemin gelin arabası, tam köye dönerken babaannem, nereye geldik bakayım diye gelin arabasından uzatıyor başını, hafif bir talaş varmış denizde – dalgaya talaş deriz- hani pullukla sürersin düz bir ovayı, hafif talaşlı deniz öyle görünmüş babaannemin gözüne, zaten korkuyor, “adam amma da çift sürmüş haaa diyor, kadın deniz görmemiş ki ömründe, söyleyen yok, duyan yok. Hayvanların ağılında dallı boynuzlar, bunlar da nesi? Güllü Bibi derlerdi babaanneme, geyikleri de bizim çiftlikte görmüş ilkin. Bunları kendisinden dinledim, 1975 yazında öldü. Sel Avukat Orhan Evin, bizim düz ovaya pancar ekmek istedi, 1961 yılında. O düze, buğday ekiyoruz, ayçiçeği, mısır ekiyoruz, bazı sulak yerlerine bostan, sarımsak soğan ekiliyor, Orhan Evin geldi, pancar ekelim, dedi, yer senden masraflar benden, tamam, anlaştılar, kırmızı renkli ekim makinesi geldi, amelesi, işçisi tohumu geldi. Kırmızı makineyi, atlar çekti, öküzler çekti, traktör yok daha o zaman, ektiler. Bütün arazi pancar. Epeyi bir zaman geçti, gür pancarlar yetişti, göbeği masa kadar, horoz gibi pancarlar çıktı, dişli İhtilâli’nden sonraki günlerdi, geldiler, baktılar, birkaç yerden çatallarla pancar söktüler, söküm zamanı gelmiş dediler, haber saldılar köylere, ameleler gelsin, diye. Adamlar gelecek, pancarlar sökülecek, kolay mı, belki bir hafta sürecek. Söküm vakti geldi, yarın sökecekler, akşamdan bir yağmur başladı, sabaha kadar sel oldu, nasıl bir yağmur! Üç gün durmadı, ağustostu galiba, babam bizi düze indirmedi, nasıl yağmur! Sel, sel, sel!… Gidiyor her şey, kümesler, tavuklar, horozlar denize gidiyor. Dere kalktı yani. Afat. Gitmez deme. Nasıl 73’te Kandıra’da Ağva yolunda, Namazgah Deresi taştı, ev gitti, yol gitti, askerler gitti. Gitmez mi? Kümes gidiyor denize, babam indirmiyor bizi düze, kabaklar gidiyor, üzerlerinde horozlar var üüürü üüüü… Balık ağları yırtıldı gitti, kulübe yıkıldı, ertesi gün baktık, mahsuller gitmiş. Akan aktı giden gitti… Günlerce denizden şey çıktı; bostandır, kabaktır… ne varsa. Her ağustosta bu Kandıra şiddetli sel yapar, ağustosun on beşi yaz on beşi kış sadece Kandıra’ya mahsus atasözüdür, doğru mu Hocam? Sandalı bile dereye bağlamadı babam, ne olur ne olmaz diye, çökertme makarasıyla incire astık sandalı, iki metre yukarı kaldırdık. Ondan sonraki gün bir güneş açtı, pırıl pırıl. Otuz santim mil, çizmeyle basıyorsun, güp batıyorsun dibe, bataklık, mil; mil işte, çamur. Ne bir tane pancar alabilirsin ne bir adım atabilirsin, küllüm zarar, olduğu gibi bıraktılar tarlayı, o makineyi bile götürmedi Orhan Bey, yıllarca düzde kaldı kırmızı ekim makinesi, çürüdü gitti. Mil toprağı satha yayıldığı zaman esas ana toprağın havayla temasını kesermiş, beton gibi ya, aynen, ağaçları bile kuruturmuş o mil toprağı, hava ile teması kesilince koca ağaç canlanamazmış, kururmuş, bir ziraatçıdan da duymuştum “mil toprağını ağaçların köklerinden kazımazsanız, ağacı bitirir” diye, hakikaten. Demek ki korkunç bir felaket yaşamışsınız abi, o zamanlar? Müthiş. Seyrek, Seyrek olalı… Av Mavzerle. Mavzerle av? Eskiden öyle. Yorgancıda da vardı, görmüşsündür, duymuşsundur. Dolma kapsül koyardı, kara barut, dumanlı barut. Tüfek, av tüfeği çok sonradan çıktı. Dumansız barut çok pahalı, teneke ecza kutusu, içinde yüz kırma kapsül var, yuvarlak, bu boyda işaret parmaklarını birbirine bakar biçimde yirmi- yirmi beş santim aralıkla havada tutuyor yine pembe renkli saçma kutusu. Alsana göreyim para nerde? Kara barut almış, dumanlı barut, babam. Saçma nerede? Ağ kurşunlarını kesiyorsun, ufak ufak, çok küçük, taşa koyuyorsun, birkaç saat yuvarlıyorsun… Leblebi gibi olur onlar, öyle? Leblebi gibi, köşeli, üçgen, ufağı, büyüğü… dolduruyoruz. Kıtık çiğner gibi çiğne ağzında. Kıtık, kıtık. Tapa falan yok, hazır fişek yok, ne hazırı? Fişek yok. Bir tane fişek gördüm, kırmızı renkli, MKE yazardı, tüfeğe sokarız, şişerdi, çıkaramazdık. At, at aynı fişek, yoktu ki başka fişek. “Güüüm” Bir gün biri uçuyor Güm… Bir tane parça çatmış, kanadı parçalanmış, capcanlı hayvan, kuş. Evimizin Odaları Dokuz tane oda var. Eski evi bilir misin sen bizim? Bilmem mi o ahşap evi ya! Her odanın adı başkadır. Misafir Oda… Giremezsin o odaya, babaannem sokmaz, misafir gelecek, oda temiz olacak, girmek ne mümkün? Çocuklara yasak? Sadece çocuklara mı? Ailenin diğer fertleri, annem de babam da girmiyor o odaya, sadece misafir gelince açılırdı kapısı. Oda bomboş kalır, misafire aittir. Evin efesi babaanne? Babaanne, evet. Salonda bir masa var, üzerinde idare, gaz lambası. Yakamazsın, misafir gelince misafire yakılacak o. Onlar durur öyle masada, hiç yakamadım idare lambasını, ömrümde yakamadım, orada durdu ama. Bir de uzun lamba var, her yerde yanar. Misafir odasına iki sefer girmişliğim vardır ancak, ömrümde. Yasak. Kozmik oda gibi bir şeymiş. Aynen. Halısı var, pirinç karyolası var, aynalı karyola, klasik oymalı. Hamamlığı var, özel, misafir odasındaki ocağın bir tarafı yüklük, yastıkları, yorganları koyarlar, diğer yanı hamamlık. Yer Oda, Rüzgâr Oda, Radyo Oda… Radyo, öyle yumruk gibi şeyleri… Bataryaları mı? Radyocu rahmetli Necati’ye vermiştik onu kayboldu gitti. Bataryası değil canım düğmeleri. Siemens, iyi hatırlıyorum, se, i, e, mens. Böyle bir radyo, iki elini kucak açar gibi öne doğru açıyor radyonun enini, sonra yine ellerini ayaları açık biçimde altlı üstlü tutarak boyunu gösteriyor çapraz, bir tanesi otuza otuz, on santim kalınlığında vidaları, düğmeleri var, somunla sıkarsın. Bitmedi daha, çalışmaz radyo, aç hele. Fincan, porselen fincanları bağlıyorsun bahçedeki dut ağacından eve, Radyo Oda’ya, iki fincan arası elli metre hat çekiyorsun. Anten? Evet bildin, anten. Tel, özel tel. Çalışmadı, çalışmadı. Toprak hattı var daha, suya, aşağıya, toprağa gömeceksin teli, ancak çalışır. Rahmetli Hurşit Ağabey gelirdi, “Nerden geldim Köln’e, Yüksel Özkasap dinlerdi, Robert Straus, Alkadraz Kuşçusu… Altmışlarda en büyük eğlencemiz radyo dinlemekti. Yüksel Özkasaplar, Şükran Aylar, Ahmet Sezgin, Nuri Sesigüzeller neler neler… Ne radyosuydu? Efendim Siemens. Kanal, kanal? Ne bileyim kardeşim, sorudan hoşnut olmadığını çok açık belli eden jest ve mimiklerle FM dört!, TRT’den başka kanal mı vardı o zamanlar, İstanbul Radyosu’ydu herhalde. Köln radyosu, Almanya’nın Sesi radyosu? Yok canım bizim radyo, İstanbul’u zor çekiyor, Almanya’yı nasıl çekecek? Batarya bittiği zaman ne yapardık? Babam gider doldurtur muydu acaba? Ama vidalıydı, somunluydu. Ondan, şundan, bundan Somun sözcüğü yine başka bir yer ve zamanda geçen bir olayı anımsatıyor, laf lafı açıyor. Sanat Enstitüsü’ne başladığım zaman, 65-66 Meslek Teknolojileri öğretmeni, “Saplamayı neyle sıkarız?” dedi. 60 kişilik sınıf, tık yok kimsede, saplamayı duymamış ki kimse. “ Kontr somunla hocam.” “ Nereden biliyorsun len sen nerelisin bakayım?” “Kandıralıyım hocam.” Öyle yürüdü muhabbet. Denize gidiyorum, balığa. Albin makine almış babam… - Biraz oradan biraz buradan potpori yapmaya çalışıyorum artık siz anlayın, Çalıştırıp motoru açılıyorum denize. Kışla köylerinde sandal var ama motor yok. Haydi dan dan dan dan motor efekti… Albin motorda Sen marka manyeto vardır, yedi buçuk beygir, kolla çevirirsin, suda çalışır, yalak yaptırdı babam, bizde çalışıp da o yalakta elleri parçalanmayan köylü yoktur. Gidiyorum Kışla’ya, onları, Kışla köylüleri takıyoruz peşimize, haydi hop denize yatmaya, palamuta. Sabaha doğru topluyoruz balığı yine dan dan dan dan, dönüyoruz. “Baba bunları, Kışla köylüleri ne getiriyoruz, balık vermiyorlar, çeksinler küreklerini… “Olsun oğlum” derdi babam, en merhametli sesiyle. Aleko, Taksim’de bir Aleko Usta vardı Ermeni, manyetoyu ona götürürdü babam tamire. “ Bilmem nerede, kâğıtçının yanında” derdi. Pervaneci de Perşembepazarı’nda Rum Artaki idi. Sarı kanatlı pervaneler yapardı, üç kanatlı mı, iki kanatlı mı? Üç kanatlı. Abi evin odaları? Radyo Oda’da kalmıştık. Yok, Radyo Oda’dan buralara geldik. Güney Oda, Dut Oda, Çalköy Oda. Mutfak büyük, iki tane mutfak var evde. İki tane girişi var evin, merdivenlerden çıkıyorsun. Altta ahırlar, kilerler… Mısırdır, buğdaydır… En çok kızan arpadır, mısır acır. Değirmene Bollu’ya götürürdü babam mahsülü. Değirmene götürmeden önce çeşmeye. Çeşmede koca bir gün ıslatırsın, sonra kilimlere sararsın, pala kilim, biz dokuyoruz, öyle yok samur mamur, halı malı, Sibel Can’ın reklamını yaptığı ne halıydı o? Saray maray yok o zaman. Pala kilimleri evde düzende dokuyor, analarımız, bacılarımız. Pala ne? Eskimiş demek pala, eski kilimlerin iplerini de kullanırsın yenisini dokurken. Kıtır, kıtır, kıtır, eski kilimlerin iplerini sökerdim, dumanını çıkarırdım. Ondan sonra değirmene gidilecek, gelinecek. Mısır fazla götürmezdi, iki teneke götürürdü, “mısır acır oğlum” derdi, mahzun sesiyle babam. Pasta yapardık mısır unundan, biraz da ekmek hamurunun içine katardık lezzet versin diye, beyaz unun içine. Babaannem Gürcü ya rahmetli, sade mısır unundan kırtıl yapardı. Kaçamak dedikleri şey? Kaçamak çok farklı bir şey. Kırtıl, sapsarı olur, Kırtıl işte. Yağla peynir mi atıyorsun içine? Çali, Kçali derler Gürcüce, Lazca, peksimet gibi bir şey, bildiğin ekmek, mısır ekmeği. Tavada mı yapıyorlar? Tava gibi bir şeyle konur fırına. Fırın on beş günde bir yakılır ekmek yapılırdı. Başkası mümkün mü? Çarşıdan ekmek alma şansın mı var, çarşıyı bilen kim? Odunlar hazırlanır, fırını tutuşturmak için çalı çırpı toplanır, fırının içi ıslak bezle süpürülür, fırın yakılır, önce pideler atılır, boş pideler, mancarlı pideler… Boş pideleri çıkarırsın fırından önce, içine doldurursun yoğurdu, sıcacık pideye soğuk yoğurt, bir ısırırsın üstünden başından akar. Tabağa koyamazsın tabi, tabak mı var, tabak nerede? Hepsi bu, bir de peksimet. Babaanneme her fırın yakılışında ısrar ederdim, mancarlı pideyi fırına illa ben atayım diye, heves ederdim. O zaman, araba tekerinin göbeğini bile kendimiz yapardık. Epsit? Yok, göbek, epsit tekerin çevresindeki demire denir, kütüğü yani göbeği, ortası. Bollu köyünde bilmem ne Usta vardı, ağaç tornası vardı, ona çektirirdik, göbeği. Kütüğü Bollu’daki usta yapardı. Yarım ay gibi olanlar epsittir, araya konan dikine çubuklar ayak, göbek de küreğimiz vardı, kalın, yamuk yumuk “Ya baba” derdim “Şöyle güzel kürek yapsana fırına ekmeği rahat rahat koyalım” Ben süreceğim ya pideleri… Mayalı hamuru tabi ki koyamadım fırına, bir denedim altını üstüne getirdim, bir kavga orada, annem kovalar beni. Kızılcık turşusunu çok güzel yapardı annem. Sabahın beşinde kalkarsın gem yolmaya. Gem nedir? O, hayvanlara vurulan gem değil. Demet bağlamaya denir, gem. Kemer diyeyim ben sana. Erkenden, çiğde yolacaksın gemi. Ters yapıp birbirine geçireceksin, keten burması gibi. İstif edeceksin kapalı bir yere. Deste deste yaptın mı, desteleri gemlerken viijjiiyt yılan dökülürdü içinden ben kaçardım, anneeee. Evet. Demetleri arabaya yüklersin doğru harmana, sonra yığın yaparsın. Üç çeşit burgu vardır Dingilbaş burgusu, dingili başa delersin, gergi burgusu, bilek burgusu. Dingilbaş sekiz bin milimetre, sergi on beş bin, bilek otuz bin milimetre. Serenleri kavale ile delersin garç garç garç … Dingilbaş da küçük olacak. Oraya çivi çakacaksın ki teker çıkmasın, fırlamasın, bir tane de pul koyacaksın. Harman Harmanı saçtık, yığı ile önce yuğladık, çalı ile sürgü yaptık, su döktük, kazanla dolaşırsın harmanı ıslatırsın, toprağı sertleştirmek için, buğday taneleri batmasın diye yığı ile dolaşırsın, samanı ince atarsın, olur beton. Sabah kalkarsın, elli altmış demet saçtın mı harmana haydi oğlum başlıyoruz dönmeye düvenle, hayvanın tersine kürek tutarsın harmana şey yapmasın diye. Köylü her şeyi kendi yapıyor, ya ne eziyetti bu değil mi? Balığı tut, ekini ek, arabanı yap, epsitini, kütüğünü, her şeyini, hamuru, fırını, bilmem nesi nesi. Evet, üç şey alınır çarşıdan, yağ, tuz, gaz. Üçüncü aktarımdan sonra annem getirir harmana umaç çorbası, yanında kızılcık turşusu veya domates turşusu, yeşil. Yemek memek bu. Bir ay harman döversin, bir ay. Akşamüzeri tınaz atmaya gelir sıra, topluyorsun boydan boya, rüzgar yoksa kaldı her şey kaldı ertesi güne kaldı, tınaz için rüzgar şart. Saman altı kayır, kesik olur, bazıları başak kalır, bütün harman bitince kesik yapılır, yığı ile dolaşılır ki taneler kalmasın, ziyan olmasın. Her harmanın yanında samanlık vardır, hemen yanında. Sonra samanı sıyıracaksın, sıyırgılarla, şöyle üçgen, bildiğin eşkenar üçgen, arkasına bir tahta çakılı. Şimdi düşünüyorum da o sıyırgının üzerinde ne kadar kalır ki saman, niye yanlarını kapatmazdık ki niye babamlar, dedemler düşünememiş bunu, hayret? Sıyırıyorsun samanı for for for, yanlardan yarısı samanlığa dökülüyor, yine geliyorsun, döktüğünü yeniden sıyır, yine dökülür… On beş santimlik bir tahta çaksan sıyırgının yan tarafına daha çok tane toplarsın yani. Sıyır. O sopanın boyu ne kadar? Yedi sekiz metre. Yarışırdık, sıyırgıyla samanı samanlığa atmak için. Niye? Hemen denize kaçmak için. Abim sıyırırken sıyırgısına takılırım, sıyırgısı boşalır harman içine, fark ederse benim yaptığımı kaçarım o kovalar. Hayda, hemen denize, denize ağ at, balık tut, sabah yine aynı hengâme. Tabii ki harman bir sene sürüyor değil ama bir ay harman döverdik. Rüştü abi araya girip Seyrek’teki Gümrük’e getirmek istiyor lafı, kafasında müzik var; Kamuran ve Gönül Akkor’u anlatsın istiyor. “Sizin Seyrek’te, limanda hani Gümrük vardı, onu biliyor musun? “ Hayır" diyor, kısa ve net. “Veya babanın anlattıklarından aklında kalan? Seyrekli’nin aklı nerede? Ailesinin köklerinde. “Babam, 2001’de vefat etti, 15 sene olmuş. Babasını bilmezdi, dedem öldüğünde bir yaşındaymış. Yıllarca benim kulağımda yer yaptı şu sözleri “Baba toprağına gidemedim, Batum’a gidemedim." 2000’de ekspertiz olarak bir iş gezisi yaptım Batum’a, Soci’yi falan da gezdim. Oradan ne getirdim biliyor musun? Herkes ne getirir gittiği yerden? Yiyecek, giyecek, çorap, kazak, kahve, viski, bilmem ne! Ben bir torba toprak getirdim, bir de Çerkez kaması. Dümdüzdür Çerkez kaması, Çerkez karakterini temsil eder, kalleşlik yoktur, Çerkez de, kaması gibi dümdüzdür. Kıvrık kılıç, kıvrık kama göremezsin, hepsi düzdür. On beş gün kaldım Kafkasya’da, Hacı Şah Ali Oğulları bizim kavmimizin adı. Toprağı gümrükte üç saat incelemeye aldılar. “Beyefendi bu toprağı ne yapacaksın? “Sen bilmezsin." Gümrük’te o kadar mücadele ettim, el koyacaklardı neredeyse, şüphelendiler, içinde bir şey mi geçiriyorum diye. Kuru mu beyaz mı toz mu? Bir yönden haklı adamlar, işlerini yapıyorlar. Eve getirdim, “Baba, atalarımızın toprağı” dedim, kokladı da günlerce ağladı. Ocak ve Barut Barut mevzuu yarım kaldı. Karabarut ıslandı. Evde, her evde, ocağın yanında, raflarda kandiller durur, söner kandil, yanmaz, gazı biter çünkü, -L gibi küpeştesi- ateşe tutarsın yanar, kibrit çakmaya gerek yok ve her ocağın önünde pösteki serilidir, bizim pösteki beyaz, böyle ne kadar büyük olduğunu göstermek için iki elini yandan yukarı kavis yaparak açıyor baba pösteki, büyük. Ocakta baba bir meşe kütüğü yanıyor. Barut ıslanmış, babam “gazete getir” dedi, üstüne serip kurutacak, gazete ne gezer evde, benzer bir şeyler bulduk yaydık ocağın önüne, pöstekinin üstüne. Çok zaman geçmedi, bir yalım oldu. “Baba” dedim. Patlar kestane, çok patlar. Kestane, ocakta kolay kolay yakılmaz. “Barut yanar baba” dedim, “sus, len” dedi, babannem de orada, elinde yünler, ne yapıyorsa. Ateşle barut yan yana olmaz derler. Çalıştığım işyerinde kocaman harflerle, bir metre boyunda on metre yazı Hiçbir tedbiri şansa bırakma! Yirmi yıl okudum onu. Tek kişi çalışmazsın rafineride, yanında mutlaka bir kişi daha olacak, düştün, yalnızsın ne olacak? Bitti, kimsenin haberi de olmaz düştüğünden, onun için yanında biri olacak, standardı budur işin. Neyse işte takara makara anlatıyoruz. Yarın çulluk tutacağız, çulluklar anlatmakla bitmez. Barut? Barut bitti mi? Yok bitmedi, anlatacağım onu. Bütün çullukları kedi yiyordu, adi kedi. Vuracaktım, vuramadım, içimde ukde kaldı. Abiciğim, aşağıdaki Adnanlar, Sefalar, fişek alırlardı parayla, benim tüfekle atmaya gelirlerdi. Yok kimsede tüfek müfek… Hadi ver tüfeği, vereceğim ne olacak? Pof diye atacaklar o kadar. Kedi çulluğu yerken tüfek komşu çocuklarında, emanet. Sen oradan, ocaktan kestane bir patla! Kestane ocakta yakılmaz, çünkü patlar, kestane odunu patır patır patlar. Ocağa dayamışız meğer kestane sırığını. Bir kıvılcım ateşten, pıt diye atlar, göremezsin, görmedik. “Baba” dediydim, “şuraya koyalım kestaneyi, ocaktan biraz uzağa” “sus lan” dediydi bana. Odun ocakta yanarken pır pır ses çıkarırsa rüzgar çıkar. Böyle özel meteorolojik bilgiler de verir ocak yanarken, gür gür ses yaparsa dumanlar, bil ki fırtına çıkacak, yağmur yağacak. Deniz de seren gibi oldu mu “ağları topla, fırtına var” derdi babam. Novigasyon yok, gogul yok, yaşayıp öğreneceksin. Orada, ocakta bir fosurdadı ortalık, kestaneden pöstekiye, baruta atladı kıvılcım. Altı metrekare var mı, barutun yayıldığı yer? Yok yirmi beş metrekare? Ne yaptın abi, nerede o kadar barut, kimde var, o zamanlar? Şöyle yarım metre tutmaz, pöstekiye kağıt serdik ya. İkiye üç halı mı alıyorsun, Allah Allah! Yani gür diye patlayınca? Patlar mı barut, alev aldı, foşuroşuğoşurğfoşfos, alev malev hepsi bitti. Biz yanacağız diye korktum ben, pösteki yandı, beyaz pösteki gitti, minder yandı. Ocak başında oturmak keyiflidir, minderi koyacaksın altına, oturacak başka bir şey yok, sandalye diye bir şey yok. Sedir, sedir? Sedir uzak gelir, üşürsün. Ev yanmadı yani? Yanar mı ya biz oradayken. Ne barut kaldı ne pösteki, küllüm zarar. Barut öyküsünü bitirdik, belki de hafızasından yeni bir öykü çağırmak için Seyrekli derin bir nefes aldı, anlatacağı çok yaşam öyküsü olduğunu ancak sıkılmayalım diye kısa kısa anekdotlarla geçiştirdiğini söyledi. Böylesi daha iyi. Tuzlu Muşamba Defineci Gürcüler gelirler ikide bir, babamı define aramaya götürmek için, annem korkardı o adamlardan, babamın define aramaya gitmesini istemezdi, geri dönmeyecek sanırdı, belki. Çünkü define avcılarının yola ne zaman çıktıkları bilinir de eve ne zaman dönecekleri bilinmez. “Yenge gelür, gelür, gelürüz” derlerdi, çabuk geri döneriz anlamında. Gelirler, annemi yine kandırırlar, babamı alır götürürlerdi. Para bastonu vardı babamda, demir, oluklu ucu kıvrık, sivri, inşaat demiri gibi. Sokarlar toprağa, dinlerler. Aha, küp burada! Nah burada, affedersiniz. Ben bir gün aldım bu para bastonunu odadan, çocukluk işte, çıktım dışarı, bayır aşağı başladım koşmaya, nereye koşuyorsam. Kıvrık yeri bir taşa takıldı para bastonunun, bir kapaklandım yere, sivri ucu, karnıma girdi, göbeğime. Yerden hemen kalktım kalkmasına ama dondum kaldım, heykel gibi hareketsiz. Çok korktum, kan nasıl fışkırıyor karnımdan, hüüvf, öleceğim sandım. Eve yakındım Allah’tan. Merdivenin altında, mutfağın yanında, kilerde, kara kovanlarımız vardı, iki metre boyunda tahtadan kara kovan, kovanların arasından ufak bir geçiş yeri bırakılırdı. Şimdi, peteğe balmumu koyuyorlar, mumu yediriyorlar bal diye. Arı yapacak onu arı! O arı kovanlarımızı gördüm, gözlerim karardı, kendimden geçmişim. Babaannem gördü beni, o halde. “Babaane!”dedim, bayılmışım, gerisini hatırlamıyorum. Hastaneye götüremezler, neyle götürecekler? Taksi yok, traktör yok, öküz arabasıyla yolda ölürsün, hadi sağ gittin diyelim, doktor yok. Tuzlu muşamba saklarlardı evlerde. Deriyi tuzlarlar, canlı durur o her zaman hazır durur, steril bir bez gibi. Ne derisi? Hayvan derisi, küçük baş hayvan. Kesiklere iyi gelir. Kesik yere tuzlu muşamba sararlar ya da ekmek çiğnerler kesiğe derler ona da. Sormuk? Bebeğe verirler, şekerli ekmek. Şekerli suyla ıslarsın ekmeği, çocuğun ağzına koyarsın. Aynı meme gibi, emzik yerine kullanılır, ona sormuk denir. Neyse, tuzlu muşamba sarmışlar karnıma, iyileştim. Bana battı diye o demiri dereye attık, ceza verdik demire, babam, abim ve ben törenle dereye attık. Köprüden at oğlum dedi babam, attım, gidiş o gidiş. İnanca bak ya! Ördek yalaklarını bilirsin, köpek yalaklarını. Küçük bir nacağım vardı. Çakal diyemezdim, takalları keseceğim, dermişim. Köpekler yesin diye, yalağa yal koyuyorlar, kız kardeşim de yalak boşken içine çalı çırpı koyuyor oyun yapıyor kendine. O koyuyor ben çekiyorum, evin önünde kardeşim koyuyor çalıları yalağa ben nacakla çalılara vurup çekiyorum, bir vurdum böyle ansızın kız kardeşimin serçe parmağı ile yüzük parmağının birleştiği yere denk geldi. Hemen yine tuzlu muşamba yetişti imdadımıza. Halen iki parmağı bitişik gibidir. O zaman demişti ki babam “İleride, kardeşine bir yüzük alacaksın, borçlusun.” Hâlâ söyler durur “Abi bana yüzük alacaktın, almadın.” Takalları çakalları kesecekken güya, kardeşimizin elini kestik. Arış Her şeyi kendimiz yapıyoruz ya arış yapardı babam, öküz arabasının arışı, oku, üç – dört metre uzunluğunda olur, karaağaçtan yapılır, karaağaç en az aşınan ağaçtır, serttir. Kabuğunu soyar, hayvan gübresiyle sıvar, ateşe tutar. Niçin? Düzgün çizgi çekebilmek için, keserken kayar yoksa testere. Çırpı ipine kiremit tozu sürer, ipi çekip bırakırsın, çizginin üzerinden kesersin. Avlu örerken, tokat yaparken de bu sistem. O çırpı ipini, bir başa bağlıyorsun, çekiyorsun ve bırakıyorsun, tıp, kalıp gibi iz yapar, işaret belli, düzgün kesersin. Çivi yok, her şey doğadan ve doğal. Testereyi hep babam kullanır, tırt tırt tırt tırt, ara sıra talaşını temizler, “hiç acele etme oğlum” derdi keserken, ben telaşlı hareket ederdim, yorulurdum, bırakırdım. Ara sıra dururdu keserken, meğer nefesini ayarlarmış, biraz sonra yeniden dolacak talaş altına, işin ince yanı, talaşı temizlerken dinleniyor, on, onbeş saniye olsa bile. Bir tane testeremiz var her işte onu kullanıyoruz. Şimdi kıl testeresi ayrı, dekopajı ayrı… Babam kayboldu bir ara, helaya gitmiş olmalı, testere beni çekti, heves ettim, keserim mi, keserim , bir giriştim kesmeye, keserken keserken testere bir yan gitmeye başlamasın mı, kaçtı çizgiden, düzeltirim ben bunu düzeltirim! kenara kaldı bir buçuk santim, ağaç koptu kopacak, babam geldi gelecek, ben ormana kaçtım. Fellik fellik beni arıyormuş, ağaç gitti tabi. Eve dönünce bir iki tokat attı bana. Sen güya babana yardım edeceksin, sekiz yaşında çocuk, iyilik yapacak! Ne iyiliği, meraklı velet. Gemi Batıran Bora 1 Mart 1958, gemi battı Körfez’de, Üsküdar gemisi, beş yüz kişi boğuldu, çoğu öğrenci. Aynı gündü, o nedenle aklımdadır daima. Fırın yakılmış o gün, annem ekmek yapacak. Evimizin fırına bakan kuzey duvarındaki tahtalar çürümüş biraz, babam da o çürük dökük tahtaları taflan dalları ile kapattı, taflan çalılarını duvara dizdi. Ben de elimde bir sopa, ateşle oynuyorum, eşeliyorum, tutuşturuyorum, söndürüyorum falan. Ateşle oynama diye boşuna dememişler. Hatta, oynama işersin, derler, onun anlamı, bir şey yaparsın, zarar verirsin demektir, verdim. Taflan, defne, patır patır yanar, barut gibi yanar ıslak taflan yaprağı, babam çakardı yaş yapraklara çakmağı, payır payır yanardı. Bir tek taflan yanar böyle, dokusunda var, çok da güzel kokar. Oynarken oynarken ucu esili, ateşli sopayı taflan yapraklarına değdirmeyeyim mi. Rüştü, bir bora geldi o ara var ya alamet, felaket, yer yerinden oynadı. Beni yapıştıracak yere. Birkaç gün sonra dediler ki işte o bora batırmış Körfez’de gemiyi. Bir tutuştu taflanlar, ev yanacak. Kovalarla, kazanlarla bilmem nelerle söndürmeye çalıştık, en sonunda babam, çalıları duvardan ayırdı da evimizi kurtardı. On dakika sonra geçti o rüzgâr. Babamın Pipoları, Çakıl Taşları Pipo içerdi babam. Çakıl çekerdik, Maliye’ye rüsum yatırırdık, yedi yüz elli lira. Beş kuruştu kumun tenekesi, 35 kuruş da çakılın tenekesi. Çakıl çekiyoruz denizden kürekle, sandalla. Yirmi beş liraya, yirmi santim genişliğinde, beş santim kalınlığında, dört metre boyunda kalas aldık, sandal batarsa tedbir olsun, diye. Yelken hastasıydı aynı zamanda rahmetli. Çakılı aldığımız mağaradan dönerken illa yelken açardı, sandal pışır pışır kayardı. Ben de kıç tarafında otururdum ama çakıl taşlarından rahat oturamıyorum. Başladım altımdaki çakılları denize atmaya, durgun suya atıyorum, halka çoğaltıyorum. Meğer çakılların arasına koymuş babam piposunu haberim yok. Attıktan sonra havadayken fark ettim pipoyu, gitti pipo denize cup. Şimdi, söylesem, döver, söylemesem… Sessizlik uzun sürmedi, dümenden ayrılmadan “pipoyu versene oğlum” dedi, yok mok dedim, abime de sus diye işaret ediyorum bir yandan. O da sussa ya! “Attın ya, attın ya” demez mi, gammazlamaz mı! Eyyy, öldürecek beni. Denize atacak hali yok ya! Evde dolu, on tane piposu daha var ama o anda yok, her şey var, tütünü var ama içemedi. Kızmak ne kelime, köpürdü, köpürdü. Akide Şekeri Annem bize elbise alır pazardan, Kandıra’dan, çolaki, şort gibi, kısa pantolon. Her Çarşamba atla Kandıra’ya pazara giderler, Seyrek – Kandıra kaç kilometre ki zaten. Bir araba kum götürmüş Kandıra’ya babam bir keresinde karşılığında saat almış, Küpeli Vacit’ten. Para yok, parayı bilen yok, hesap var. Nasıl bir saatti o? Kurmalı masa saati. Köylünün elinde ne varsa getiriyor pazara, pazardan, çarşıdan ne lazımsa alıyor kendine. Ayçiçeği veriyoruz, esnafa, tuz, gaz – başka bir şey alınmaz- bir de şeker alıyoruz. Kum sattık yıllarca. Veysel’in babası Ali Rıza gelirdi,kum çekmeye, İfo’su vardı taka tuka taka tuka, burada çalışsın Ahmatlı’da duyardın. Bir gece sırtımda tüfek, kumu bekliyorum, sotaya yattım, taka tuka taka tuka, kuma geldi, yanaştı, farları sönük, yükledi tenekeleri. Çıktım önüne tık tık tık saydıydım o yüklerken zaten, çarptım, tenekesi beş kuruştan. “Rıza abi hayrola dedim ya, arıza mı yaptı İfo?” “ Ya sorma farları yanmıyor” dedi, titrek bir sesle. Kum çalacaktı benden çalabilirse. Parayı verdi, döndü köşeyi, farları yaktı gitti. Hani bozuktu, hahahaha çalacaktı sözde. Bir dombay arabası yirmi teneke alır, bir lira tutar. Kum satarken biz para görmeye başladık. Gelirlerdi köye dünya memleket, meci yaptırırdı babaannem. Meci ne abi? Meci, yardımlaşma, imece. İki eliyle büyük kulaç yaparak, bu kadar tabansıra, tabak yok ki – tabansıra, büyük karavana – ayran yapar, yanında bulgur pilavı, soğan, ekmek, başka bir şey yok, meciye gelenlere. Hindi yavrularını bilirsiniz, kel derler. Geldi bir kel, ayrana bir bastı. Geçti. Herkes dondu, durdu. Babaannem Osmanlı kadını bilmez mi işi “teh kör olası” dedi, aldı kaşığı, o kelin bastığı yere daldırdı, tıp attı. İlk kaşığı da kendi ağzına götürdü ama. Ne yapacaksın? Yiyeceksin, içeceksin. Kel bastı diye yemezsen, içmezsen aç kalırsın, geberirsin, iş yapacaksın, hadi yemesene! Ayranı kaşıkla mı bardak yok mu? Bardak mı, o ne? Bardak icat olmadıydı, maşrapa var bakır, on kişi su içer ondan. Kaşığını da sen kendin getireceksin, herkese yetecek kaşık nerede? Tahta kaşığını koyarsın kuşağına, meciye öyle gelirsin. O zaman şimdi marketlerdeki didolar, çikolatalar yok, Çarşamba günleri babam Kandıra’dan bir külah akide şekeri getirirdi, cam gibi olurdu takır takır. Bir külahın içinde sekiz tane şeker var, dört kardeşiz, babam kendi verir çocuklarına ikişer adet şekeri. Birini ben hemen yiyorum, tadını özlemişim, diğerini kabak yapraklarına sarardım, samanlığa giderdim, gebrilin arasına saklardım. Arkama da dönüp bakardım, abim sakladığım yeri gördü mü diye. Onu salı günü yiyeceğim, bir gün sonra yenisi gelene kadar tadı ağzımda kalsın diye. Gılin gılin yapacaksın? O nedir? Kardeşlerin yiyip bitirecek, bir sende şeker kalacak, sen yerken onlar bakacak, ağızlarının suyu akacak. Yok o amaçla değil maksat ağzımda akide şekerinin tadı kalsın, her çarşamba gelir nasılsa. Banko. Gebril? Çatıyı tutan aykırı sırıklar, kiremitleri taşıyan tahtalar, aşık da derler, onların arasına saklardım. Ara sıra kaybolduğu olur muydu? Olmazdı, on dakikadan fazla oyalardım abimi, uzaklaştırırdım olay mahallinden, koca samanlıkta nereden bulacak, 20 metre uzunluğunda samanlık, oda değil ki, çayırlar, otlar, düvenler, neler konur oraya neler. Demek sen şimdiki formunu, küçük yaşta yediğin akide şekerine borçlusun, bildim bileli böyle fit görünürsün. Altmış altı yaşımdayım, yaşantıma dikkat ederim, sigara, alkol yok, ayda yılda bir sohbet muhabbet olacak da bir duble rakı, ortama uymak için. Akranlarım yolda zor yürür, bozmadım kendimi, her yıl Avrasya Maratonun’na katılırım, bu gün gidemedim, size söz verdiğim için. İnci Yaman korosunda solistim. Ya, pazartesi akşamları bizim çalışmalara da gel, Kefken Yolu’nda eski Postane binasında… Gelirim belki, kimle çalışıyorsunuz? Aysel Hoca’yla. Vay vay vay, yapma ya, gelirim, gelirim. Klarnette Şefik, ritmde Nurettin, çalışırken iki saz yetiyor ama konserde kadroyu tamamlıyoruz. Şeye takıldım kardeşinin parmaklarına nacakla vurmuştun ya, tedavi için Kandıra’ya götürdüler mi? Ne Kandıra’sı ya, benim karnıma demir battı da Kandıra’ya mı götürdüler? Bir parmak için Kandıra! Tuzlu muşamba. Sardılar muşambayı, bitti. Çok ağır hastaları belki götürürlerdi hastaneye, öküz arabasıyla, artık iki saatte mi olur, yolda ölür mü kalır mı hasta, beş kilometre, yürüyerek bir saat. Askerden teskere alıp köye dönerken anneme, kızına kırmızı patik getirmiş. Birkaç gün sonra Kandıra’ya yürüyerek giderken Burhanlı’da Tepedeğ mevkiinde arkadaşları yoldan çeviriyorlar, dedemi, mevsim yaz, hava güzel, denize yüzmeye gidiyorlar, Seyrek’te boğuluyor. Vade doldu mu ecel insanı nasıl çekiyor. Sonra, anneannemi, dedemin kardeşiyle, Gebeş Şaban ile evlendiriyorlar. Sonra ne aldıysa hep kırmızısını alırdı, annem. Elbisesi kırmızı, mushafı kırmızı, perdesi kırmızı, çantası kırmızı, ayakkabısı kırmızı, arabası kırmızı… Bayılırdı kırmızıya. Zambo Bizim dükkânımız vardı, burada, Kandıra’da, Nasip Bakkaliyesi Hasip Güler. Çarşıda, Tüpçü Cemal’lerin sırasında, bakkal açtık. Kâğıtlı şekerler vardı içinden resim çıkan golden cikletler satardık, kırmızı, yassı, üçe dört, dörde dört falan, zenci resmi olurdu üzerinde kulakları küpeli. Zambo, zambo, zambo cikletleri! Cam kavanozlarda kağıtlı şekerler, kapakları da camdandı kavanozların, içindeki şekerler görünecek. Çok yenen şekerlerdi, onları yerdik yerdik, kâğıtlarını arkaya atardık, ulan çöpe atsan ya, çocukluk işte, hep kendimiz yerdik, küllüm zarar. Çekilişler vardı hani içinden çeşit çeşit hediye çıkardı, kazıyorsun böyle küçük küçük daireleri, kazırım yazar zıpzıp, tarak, ayna, tenekeden tabanca… Babam verirdi bana beş tane çekiliş, “sat” derdi. Götürürdüm mahalleye, güya çocuklara satmaya, girerdim sota bir yere, açardım hemen çekilişi, kazırdım ne çıktı? Zıpzıp, zıpzıpı alıyorum ayrı bir yere koyuyorum. Bir daha kazıyorum, ne çıktı? Şeker, onu da alıyorum, kenara koyuyorum. Halbuki hepsi senin zaten, yesene. Heyecana bak! Yemek değil maksat, heyecanı yaşamak. Kazıyorum. Ne çıktı? Tarak. Çekiliş torbasından alıyorum arka cebime koyuyorum, küllüm zarar ama o heyecanı yaşıyorum ya… Üzerinde mantar tabancası resmi olan mantarlar… Fabrikası Ağva’daydı. Yirmi paket mantar, beş altı adet tabanca verirdi bakkaldan babam, “hadi bunları satın” derdi, mahallelere gönderirdi. Satılmayacağını bile bile bizi neden gönderirdi, yoksa yanından mı uzaklaştırırdı? Ne satması? Dört tabancam var hepsi dolu, atmaya mantar yetmiyor, dran dran dran. Siyah olurdu teneke tabancalar ama metal gibi parlardı, simsiyah. Ateş ede ede bembeyaz olurdu. Sonradan plastikleri çıktı, yaramaz. Mantarın ortasında içi ecza dolu bir delik… Bir tane atardı, tek tek atardı, tetiğe dokundun mu iğnesi ecza ile temas eder ve patlardı, dran dran pat pat, tazyikle bum. Nasıl öldü Ahmatlı’da taşocağında rahmetli enişte, aynısı oldu, toz dinamiti sıkıştırdı, aniden patladı, enişte kaçamadı. Gerçi enişte, o patlamada ölmedi, kolu koptu, gözünü kaybetti, sonradan eceliyle öldü. Dinamit patlamış, ben yoktum. Ahmatlı’nın taşı meşhurdur. Kazmayla yer açarsın, ocak açarsın, toz dinamiti sıkıştırırsın, kapsül bağlıdır tabi, ateşlersin kaçarsın, öyle taş çıkarırlardı ocaktan. İlkellik. Sıkıştırırken patlıyor, felaket. Şileli bir Bombacı Yakup vardı, sandal direklerinin tepesine balıkları gözetlemek için konulan oturağa oturur, bakar denize, balık nerede? Hemen dinamit! Dinamiti, lokumu sardın muşambayla veya bezle, kapsülü koydun içine, on santimdir fitil, ucunu yaracaksın ateşleme için, kibritle yanmaz illa sigaranın kor ateşini değdireceksin, balığı öldürmez sersemletir, sarhoş eder. Kuyu gibi su çıkar, balığı kepçeyle toplarsın. Aylardan ramazan, dinamitle balık vuracağız, abimle bize sigara yaktırdı babam, kendisi oruçlu, kapsülü ateşleyip hemen yakıp verdim sigarayı. Beş altı saniye içinde patlaması lazım, patlamadı. Suya attı, patlamadı. Ya kapsülde enayilik vardı ya bilmem ne! O gün akşama kadar gidemedik dinamiti attığımız yerlere, korkudan, ha şimdi patlarsa diye. At Atı çok severdik, atsız duramazdık. Silah, bıçak, at, bunlarsız hayat olmaz. Çok iyi bıçak atarım, mesafe önemli değil. Getir istediğin bıçağı, oturttururum. Meyve bıçağı olmasın ama doğruya doğru meyve bıçağı saplanmaz. Bir keresinde İzmit’ten mühendis arkadaşlarla bizim köye gelmiştik, balık yemeye, ızgara yapıyoruz, karşıda da çınar ağacı. Bir salladım bıçağı dink, saplandı çınara. Oradan biri hemen “tuttu be!” dedi. Öyle mi? Bir daha attım, dınk. Bir daha. “Tamam” dedi, Amerika’yı yeniden keşfe gerek yok. Denge çok önemlidir bıçakta. Bıçağın sivri ucu atana dönük olacak, sap kısmı dışarıda kalacak ve hedefe giderken bıçak bir sefer dönecek, öyle bir denge sağlayacaksın atarken. El melekesiyle olacak, denemek lazım, yaşamak lazım. Hiç affetmem, sallarım, zınk. Ata gelelim, Dizgin, yular, eğer yok; yelesinden tutup bineceksin. Yok, gem vuracaksın, yok eğer koyacaksın. Kaymaz mısın üzerinde çıplak atın? Ayaklarınla sıktın mı bitti, ne kayması? İki tabanca elde, baktım kuş sürüsü, bıraktım yeleyi kuşlara ateş ediyorum draan! Hayvan bir tarafa ben bir tarafa kah kah kah ha. Çıplak ata biner giderim buradan İzmit’e. Düzün ortasına doğru dereden suyu çeksin diye iki metre genişliğinde bir metre derinliğinde hendek açmıştı babam, günlerce kazma kürekle çalışarak. Yıllar sonra yerler satıldı. Yeni sahipleri, burası çukur diye doldurdular hendeği. Aptallık. Bütün su bastı düzü, tarla bataklık oldu, ekemezsin artık. Hiç düşünmediler, bu hendek neden açılmış buraya? Söyledim tarlayı alanların çocuklarına Kandıra’da, “haklıymışsın abi, haklıymışsın” dedi utangaç bir edayla. Bazı şeyler teknolojiyle çözülmez, bire bir yaşayacaksın. Duyarak olmaz, deneyeceksin. Balık Çorbası Seyrek’ten kürekle Kefken Adası’na gittik, kürekle. Kıble motorumuz vardı, adı Cemal Reis, İstanbullu. Hepsi öldü, gittiler Allah rahmet eylesin. Denizde bizi gördü mü balık atardı, giderdi, taşıyıcı gırgırların zamanı, gırgırların arkasına gondol gibi tekneleri kürekle sardıkları zamanlar. Şimdi beş yüz beygirlik motor var jüğyt çeviriyor. Seksen kulaç derinlik var, alttan mapayı basıyor, balığı tava yapıyor. Gırgırın sistemi bu. Balığa en zarar veren tiroldür, dibini tarar, kökünü kurutur denizin, balığın. Gırgır, balığı görür, çevirir alır, tirol ise yuvasını, yarusunu ederiz tirol atanlarla. Ocak ayında tekir yenir mi? Yenmez. Ama gider, atar tirolü, yavru tekiri ne varsa toplar, kumunu kazır, kumun içinde neler vardır neler, küçücük tekirler. Tekir avı için ağ yaptırmaya gidiyoruz, Kefken Adası’na, yelken ve kürek var. Sabahın köründe çıktık Seyrek’ten Kefken Adası’na dört beş saatte anca gittik. Babam, abim, ben, üçümüz. Dinlene dinlene çektik kürekleri, acelemiz yok, yelken de var. Eski insanlar öyleydi, horola gürele yok, yavaş! Aynı mesafeyi motorla bir buçuk saatte gidersin, biz beş saatte. Neyse vardık Ada’ya. Yemek yiyorlar, Ömer Lütfi’ler, Fenerci Osman falan. Hepsinin elinde birer ekmek, birer de soğan. Bir tabansıra su, içinde tekirler yüzüyor. Abanıyorlar, yiyorlar. Acıkmışız, gebermişiz, buyur ettiler, yiyoruz, oh… Ama bu ne? İçinde tekirler yüzüyor dedim ya, canlı değil yemek bu, sulu yemek, maydanoz, yağ birikintisi vs. Ekmeği bandırayım dedim, bir hoşuma gitti. Balığı yiyen yok herkes suyuna banıyor ekmeği. Balığın lezzeti yemeğin suyuna geçmiş. Kimse balık yemedi desem yeridir. Bana bana içtik çorbayı. Ömrümde ilk orada yedim balık çorbasını. Herkes de yapamaz. İzmit’te Güngör var şimdi, müthiş yapıyor. Kerpeli’nin kızı var Kefken’de Fahri Reis’in hanımı, bir balık çorbası pişirir, parmaklarını yersin. Doğrudur. Çökertme Yıllar sonra, Kader adlı teknemiz oldu, beş bine aldı babam İstanbul’dan. Arkasına tahta çaktık, “patak” yaptık onu biz abimle. Eskiydi zaten, hantal. Gittik baktık denizde gırgırlar, ağa balık sarıyor, biz onlara o hantal sandalla yeşillik götürürdük, domates, biber, bilmem ne, bize hop kırk elli tane balık atarlardı. O sandalımız parçalandı, yakıyoruz. Çökertme kurduk, babam abim ve ben, oturuyoruz. Her yere bir şey saklardı babam, kibrit, fitil, iskarmoz, ip… her sandalın bir yerine bir şey yedeklerdi illa ki adettir, alışkanlıktır, uğurdur belki. Bir kapsül o yaktığımız sandalın tahtalarının arasında kalmış. Balık var çökertmede. “Çökertmeden çıktık Halilim”. O, değil, o türküdeki çökertme bir yer adı, Bodrum’da bir semtin adı. Sandal yanarken bir patlama oldu Güm. Yere yüzü koyun kapattık kendimizi, üçümüz de ayrı taraflara. Bir buçuk metre çapında toprak göçtü, ne ateş kaldı ne sandal, biz öldük sandık. Hiç aklımıza gelmedi yedek kapsül, bomba attılar sandık, o yıllar malum memlekette sağ sol kavgası var, gürültüye gittik mi gittik. “Kapsül kalmış” dedi babam kendine geldiğinde. Oydu yeri oydu, büyük bir faciadan kıl payı kurtulduk. Çok yakındık ateşe, Allah korudu. Sözle açıklanamaz. Hiç ateş yakmadın mı Rüştü? Ateşe ne kadar yakın durulabilirse o kadar yakındık işte. Yerde mi yakıyorsunuz ateşi? Ben de astral seyahatte olmalıyım. Yok, her zaman çadırın üzerinde yakıyorduk da o gün yerde yakacağımız tuttu. Mangalda yakarsınız mı diye aklıma geldi de. Hayır, hayır, derenin kenarında mangal, ne alakası var? Çalı çırpı ne varsa ne yanarsa, yakarsın. Balık pişireceksin, tabak mabak yok. Ateşten al, hop mideye. Bir de soğan ekmek varsa yanında senden iyisi yok. Keser Müzikhol’ü, Günay Restoran’ı arama! Çökertme bir balık tutma aracıdır. Direklerle, iplerle, dolaplarla donatılmış bir ağ sistemidir. Yedi sekiz metre genişliğinde bir dere, derenin her iki kıyısına üç dört metre boyunda iki direk dikersin, bildiğin ağ ama kör ağ, tor deriz, derenin hemen hemen genişliği kadar ip, yaka deriz ona biz, ip urgan direklere dışarıda çakılır, dikdörtgen biçiminde yakayı dört köşe yaptın mı tor dediğimiz ağı, ama gırgırların ağından olanı, çünkü diğer ağlar ufacık bir darbede yırtılır, gözenekleri de sık olacak ki ileryalar da takılsın ağa. İple misineyle bağladın onları, dört köşe bir kepçe oldu şimdi. Ortasında tordan torba yaptın, iki telle bağladın bir tarafına, iki telle de karşı kıyıya, direkte makara var, makaradan geçiriyorsun teli, çarkıfelek dolabı gibi bir dolap var, iki çatal üzerine bir sopa takılı, Ağva’da görmüşsünüzdür, derenin üzerinde duruyordu, girişte, geçen yaza değin. Sarısu’da görmüştüm, Babaköy’den Sarısu’ya geçerken, dereye kurmuşlar. Evet, var, vardı, onu da mı kaldırmışlar ne oldu? Yasakladılar. Köşelerine taş bağlayıp aşağı bırakırsın torbayı, bir müddet sonra balık oynadı, bir çekersin makarayla. Ağı tava gibi kaldırırsın yukarı. O arada dereden gezen balıkları tava gibi kaldırırsın, hop hepsi sende. Eğer çökertmenin ağı geniş olmazsa kepçeyle toplarsın. Biz geniş ağ kurduk yıllarca, sandalla altına girerdik, ortası yuvarlak, dört köşe tava olur resmen. Gideceksin, atacaksın çulaya, balıkları boşaltacaksın geleceksin, tekrar bırakacaksın, huiyyt, bu; kaldırma, indirme, çökertmenin sistemi bu. Ağ derenin dibine çöküyor, balık oynayınca hadi oğlum çek! Bap bap bap bap çabuk çabuk çekeceksin. Hop. Denizde olmaz bu çökertme? Yok öyle bir şey, yok öyle bir şey, yalnız derede. Bir kazık sürekli yanında duracak ki dolabı çevirdikten sonra kaçmasın. El freni gibi, arabayı hatırla! Bayağı bir güç sarf ediyorsun, öyle çoluk çocuk çekemez kolay kolay. Babam iki artı yapardı, haç biçiminde iki ağaç. İki artı bu yakada, iki artı karşı yakada. Adı dolap onun. Ama o dolabı ben bir türlü yapamazdım. Sopalar uzun, etrafından urganı dolayıp kuşak yapmak lazım. Dört bir yanından urganı geçireceksin, iple bağlayacaksın araya iki tane çatal kazık sokacaksın, çevireceksin, çok zor, ama sistem bu. Yapıyorum, patlıyor, foş. Meğer ortası ince olmalı, kenarlara doğru genişlemeliymiş ki patlamasın. Ben dümdüz sokuyorum sopayı tabi, suda patlıyor dolap çevirirken tahtayı çatlatıyor. Babamın vefatından sonra sosyal medyada “sizin zerreniz olamadığım… falan dedikten sonra “Sensiz çökertmeyi kuramıyorum baba” diye yazdım. Çok işte ustamız babamızdır. Pehlivan Var Başpehlivan Var Eskiden herkes bıçak taşırdı, kınıyla beraber. Düğünlerde, bayramlarda güreşler olurdu. Çalköy’de, harman yerinde bir bayram güreşinde bir kavga çıktı. Delibaş pehlivana, Resul elense çekerken tokat atmış. Pehlivan, silkindi de bir koştu, eski kalın kaşe gibi kumaştan bir ceketi vardı onun cebinden bıçağı bir kaptı, kınından sıyırdı, yolda zor tuttular ihtiyarlar, yoksa yakacaktı canını belki de öldürecekti adamı, boğa gibi saldırıyordu, kendi ömrünü de çürütecekti az kalsın. Öfke kuvvetle birleşirse kendine de başkasına da zarar verir. Bir de Kırkpınar Başpehlivanı Sabri Geçer’le karşılaştım tesadüfen Adapazarı’nda bir inşaatın şantiyesinde. Nereden nereye, insanoğlu kuş misali… An geliyor, hiç tanımadığın, bilmediğin insanlarla karşılaşıyorsun, bakıyorsun o insan, çok meşhur biri ve sen de onun arkadaşı oluyorsun. Başpehlivan kimdir? Çetin cevizi tek pençesiyle kırandır. Sabri başpehlivanla, karşılıklı ceviz kırdık. Ben de tek avucumla ceviz kırdım. “Sen boş değilsin” dedi bana. Dedim “Ben çok zembil taşıdım.” Gülüştük. Ağaçtan bir kılıç yaptım. Düz kılıç mı? Düz kılıç, harbi kılıç. Kınından on santimetre çıkık halde imal ettim. İnce yapsam kırılır, kalın yapsam kaba olur, tam aranan incelikte öyle bir yaptım ki şurada olsa aferin dersin. Öyle incelikli bir sistemle kınına giriş yerini ayarladım ki kılıç kınından dışarıda ya hemen her yapışan çekti onu ama kınından çıkaramadılar. Bakıyorsun çıkacak gibi görünüyor ama ne mümkün! Üzerine bir işleme yaptım. Tasarım. Tasarımın kalıbı, çizelgesi olmaz. O anda beyninde oluşan motifi oraya işlersin. Kızılderililer gibi yakarak yaptım işlemeyi. Bıçakla yaptım iz yaptı, çivi ucuyla yaptım yine iz yaptı; yaktım, yaktım bir vernik sürdüm üzerine akıllara zarar, yok böyle bir şey! Bir arkadaş geldi, gözüne çarptı, “Ne güzel olmuş, arkadaşlara göstereyim” dedi, aldı bir daha geri getirmedi. Dayım da ağaçtan bisiklet yaptı ve bindi o bisiklete, görmeyen inanmadı, ben gözümle gördüm. Ağaçtan, gökçeağaçtan, ağacı kıvıra kıvıra bisiklet yaptı. Dişlisi, pedal sistemi, her şeyi vardı. Kama kesmiş, bir şeyler yapmış, şifekten de –şifek derler üzümün şeyine- asma ağacından da pedal yerini bölme bölme yapmış. Gezdik köyde o bisikletle. Direksiyonu tıpatıp aynı bisiklet direksiyonu, tekerler ya tekerler, epsitler işte, çok serttir gökçeağaç, dağılmaz. Seyrek Mezarlığı bayırda, duvar muvar, avlu mavlu yok etrafında, çalılık. Yukarıdan aşağı arabayla yarışıyoruz. Kendi yaptığımız araba, tekerleri kestik kalın odundan testereyle, dingil yaptık, arış yaptık. Kiraz ağacı kolay kolay parçalanmaz. Bıçak kınları kiraz ağacından yapılır. Kirazı döversin döversin, halka çıkartırsın, kesersin kuşak çıkartırsın, yüzük gibi geçirirsin, muşamba gibi sararasın, kiraz dağılmaz, kopmaz. Şimdi bunun yarış arabasıyla ne alakası var? Var. Duramıyoruz, durduramıyoruz yarış arabasını, gidiyor, hızlanıyor, çalıların içine dalıyoruz, elimiz yüzümüz, ayağımız yara, yırtılıyor, yara bere içinde kalıyoruz. Arabanın arka kısmında üçgen biçiminde oturacak bir yer, teker ve dingil; önde ise bir delik, sopa girecek şekilde, arış geliyor sopaya bağlanıyor, önde bir de teker var, mekanizma böyle. Yandan bir sopa taktım, el freni gibi kullanıyorum. Araba yokuş aşağı hızla giderken bir koyuyorum, zınk, duruyor. Benden başka kimsede yok, sen gidiyorsun dikene mikene bodoslama giriyorsun, durduramıyorsun ki mümkün değil ya atacaksın kendini çizilecek her yanın ya da son sürat, alamet, kıyamet... ben, ise fuişjyt, gel keyfim gel. Gülüyorum zavallılara. Onlar dalıyor böğürtlenin içine ben duruyorum. İşte o el freni sopasını kiraz ağacından kesmiştim, dayanıklı olsun diye, oldu da. Araba tekerlerini o zamanlar ağaçtan keserdik, odundan, arka tekerlekler biraz büyük olurdu. Ver elini öpeyim Ustam, sen bu hesabı nasıl yaptın, bana da öğret! Mesleği insanın define değildir belki ama altın bileziktir her zaman. Kontrolör olarak çalıştığım işyerinde ustanın biri çivi çakıyor, eline bir çivi alıyor onu çakıyor, bir çivi daha alıyor onu da çakıyor, gören de iş yaptı sanıyor, altılık çivi çakıyor. “Usta! Ver keseri, ver.” Hemen çivileri sol elime sıraladım, “bak dedim beni iyi izle.” Bir çivi çaktım, “tutar mı?” “Tutar.” Diğer çivileri pat pat pat çekici durdurmadan art arda on saniyede çaktım. “Uykun mu var?” Anlamadım! Böyle çak” dedim. Dedem ustaydı benim, çivi çakmayı ondan öğrendim, okulda değil. Bizden işte bu yüzden adam olmuyor bir tane çivi alıyor eline çakıyor, sonra bir çivi daha… Eller aya… Yine bir gün kataliz atılacak boruların içinde genç bir mühendis zaviye hesabı yapıyor, akış emniyetini sağlamak için, uğraşıp duruyor ama sonuç? Projeyi aldım, metreyi aldım elime, tanjant artı eşittir falan…”Nereden bulacağız usta şimdi tanjant çizelgesini” dedi genç adam, yeni mezun şef. “Sen benim dediklerimi dinle. Hem yaşlıyım, tecrübeliyim senden hem de iki yüz kişi peşimde dolaşır hatalarını bulmayayım diye.” Rafineri bu hata kabul etmez, patlar öldürür, affı yok, dönüşü yok, rafineri bu. “Yaz” dedim dediklerimi tanjant, şunla çarp, bununla topla, pi sayısı üç bir dört bilmem kaç, yaz, yaz, yaz… Reklam bölümü oldu ama gerçek. Yirmi dört onda iki dedi, pek de inanmadı aslında hesaba. Ertesi gün geldi o genç mühendis “Usta” dedi ya, senin dünkü hesap yanlış çıktı, doğrusu yirmi dört onda altı. Akşam evde neyle hesapladıysa? “E, el insaf ” dedim “ayak üstü yapılan hesapta o kadar hata payı hata mıdır yani?” “ Hayır “ dedi “Ver elini öpeyim Ustam, sen bu hesabı nasıl yaptın, bana da öğret.” “Senin yaşın kaç? Yirmi yedi. Benim altmış beş, meslekte yaşının iki katı kadar daha koşman lazım. Gençlerde özveri yok. Hesaba iyi para yatsın, altında güzel bir araba olsun, bir de çete yazsın. Yalan mı? İşinin hakkını veren nerede? Bilginin karşısında ceketimi iliklerim, eğilirim. Bilgi hazinedir, her şey parayla ölçülmez. Yedi sekizin ölçüsü yirmi iki milimetredir, yedi on altının on bir, hayır, yedi sekizin ölçüsü yirmi iki yüzde yirmi ikidir, o yüzde yirmi iki ne hatalar yaptırır nelere tekabül eder? Yedi on altı, on bir yüzde on birdir, pi sayısı üç bir dört değildir, devamı da vardır, sekiz hane daha devamı vardır. Tornada diş çekiyor! Punto matkabı ile delinmelidir ama öyle yapmıyor dayıyor puntoyu diş çekerken punto yavaş yavaş gevşiyor, somunu bir takıyorsun pırrr gidiyor, sıkışıyor ya da tam tersi. Punto matkabı ile deleceksin dişi, usûl bu, kâğıt gibi çekeceksin. Elini tutar tornacı, zımpara tutar, eğe tutar, bir de elini tutar gayrıihtiyari, bakayım elimi kesiyor mu diye. Ama kurnazlar nasıl yapıyorlar sanayide şimdi? Bir delik deliyor, çapak duruyor üzerinde, alırken elini kesiyor, ayy kesti, ana avrat küfür. Kaynakçı Remzi, Kandıra’da tek torna atölyesi, Namazgâh’a giderken sağdaydı atölyesi, Bayrak Torna yazardı tabelasında, Fiat traktörleri tamir ederdi. Kumpas yokmuş adamda, ya vardı bozuldu ya da yok. Şimdiki gibi değil o zaman, şimdi dijitali var, dekometresi var, komperatörü var, detaylar bunlar, failatün failün gibi yani, sol fa mi sol fa mi sol. Kumpas yok adamda ama göz kararı denk getirirdi Remzi Usta. Tık, tamam. Değerlerimiz bunlar, bak anıyoruz şimdi. Rüştü buraya otur, yarma nasıl olur? Şöyle yapıver demen yeter. Ben yarma yapabilir miyim? Hayır. Bulguru biz taşlarla ufalayıp da bulgur pilavı yaptık, Taş tak diye gelir dişine. Reklamın iyisi, kendinin değil başkalarının söylediğidir. Yıllar evvel, Anavatan zamanında Kandıra İmam Hatip Lisesi’ne bayrak direği dikilmiş, direğin tepesine bir makara konacak, paslanmaz maddeden, yağmurdan, kardan, çamurdan etkilenmeden çalışacak, bayrağımızı göndere çekecek. Dedim ki “Seyrekli abim, bunu yapabilir misin? Dedi ki “Ne zamana lazım?” Detay sormadı, iş yapılacak, tamam. Hâlâ o makara kullanılıyor, İmam Hatip Müdürü Mustafa Morgül öldü, ondan sonra gelen müdür de emekli oldu ama makara yerinde. Duyarsan unutursun, görürsen hatırlarsın, yaparsan bilirsin. Her işin bir püf noktası vardır. Yıllardır diyorum ki kaybetmeyelim yöremizin değerlerini. Mezarı kayıp bir üsteğmen vardı, bulalım onu. Adapazarı’nda bir profesör vardı, o bulurdu, ihmal ettik, profesör öldü, kaybettik onu, geçti o, yarın ben de yokum veya sen de … Yani birlik yok, bir işi severek yapmak yok. Sanayide dükkânım vardı, anahtarı atardım dükkânın orta yerine bakalım çırak ne yapacak? Üstüne basar geçerdi. Kapattım dükkânı. İşini seveceksin, eşini seveceksin, dünyayı seveceksin, sevgi her şeyin başı. Talaş imalatı atölyem vardı bir ara. Bir forklifle yolladım talaşı fabrikaya, tel “E, usta, talaşın üstü bronz, altı demir? Nasıl olur? Meğer, ben yokken bronz talaşı satmışlar, satmışlar adamlarım, altına demir talaşı koymuşlar, çalmışlar, bunu yapanlar, bayramda kendi evimden önce evlerine kurban eti gönderdiğim elemanlar. O gün iş yerini kapattım, bitti. Niye bizden adam olmaz? Katakulli, adamların içine işlemiş. Ama düşmez kalkmaz bir Allah. Sonunda hep iyiler kazanır. Değirmenci Reşat’ın değirmeni, başkasının denir mi? Yıllarca o radyo, cam açık, hep çaldı. Hâlâ, değirmen önünden her geçişte kulak veririm çalıyor mu diye. “Kırmızı gül demet demet…” Hocam bir saniye, dağıttık galiba? Ne yapalım? Hafta içinde Balıkçı Oktay’da buluşalım, Erkekler Çarşısı'nda, salaş meyhanenin yanındaki dükkan, tekrar toplanalım, hem sakin olur orası hem hanımı çok güzel balık pişirir, kadının elinin değdiği temiz olur. Temiz kadının elinin değdiği temiz olur üstadım. Söz mü? Söz. Konudan çok uzaklaştık. Evet.
Magazin dünyasında genellikle görülen durumdur İki ünlü birbirine aşık olur, kimi evlenir kimi birliktelik yaşar. Ama ayrılırken de ortalık toza dumana bürünür. Bazen basın da araya girer ve eski sevgililer ya da eski eşler arasındaki kavga büyüdükçce büyür. İnsan ortalıkta uçuşan lafları, karşılıklı suçlamaları duyunca " nasıl olmuş da bunlar hayatı paylaşmışlar" demekten kendini alamaz. Ama gösteri dünyasında öyle çiftler var ki ayrıldıktan sonra bile birbirlerinin aleyhinde konuşmazlar. Kimi suskun kalır, kimi eski sevgilisine ya da eşine teşekkür eder kimi de onunla hep dost kalacağını açıklar ve bunu başarır da. Hatta "sevgilisini unutamadığını ondan ayrıldığı için aşk acısı çektigini" itiraf edenler bile çıkar. İşte gözyaşları içinde ayrılıp birbirlerini uzaktan seven o ünlü çiftler. Çok Güzel Hareketler Bunların 'Hıyarlı Baba'sı Şahin Irmak ile şu sıralar Bir Çocuk Sevdim'de oynayan Gülcan Aslan bir yıllık bir birliktelik yaşadılar. Ama sonra çift yollarını ayırma kararı aldı. Ayrılığın ardından konuşan Irmak ise eski sevgilisini yere göğe sığdıramadı. Şahin eski sevgilisi Aslan için "Yaşadığım en güzel beraberlikti. Karşılaştığım en güzel kalpli insandır Gülcan. Onu uzaktan da olsa seveceğim" diye konuştu. Sunucu Ece Erken'ın kısa bir süre evli kaldığı eşi Tuncer Öztarhan'ı bir türlü unutamadığı da uzun süre konuşulmuştu. Hatta Erken, bir sosyal paylaşım sitesinde arkadaşıyla dertleşirken kendisi de bunu itiraf etmişti. Boşandıktan sonra kısa bir birliktelik yaşayan Erken, oyuncu Merve Sevi ile Twitter'da dertleşirken "Boşandıktan sonra büyük hata yaptım. Çivi çiviyi söker lafı yanlışmış, kanıtladım” itirafında bulunmuştu. Bu sırada Erken'in eski eşini unatamadığı için kötü günler geçirdiği de konuşulmuştu. Hatta güzel sunucunun eğlenmek için gittiği bir barda eski eşini yanında yeni sevgilisiyle görünce gözyaşlarına boğulduğu konuşulmuştu. Magazin dünyasının en çok konuşulan aşklarından birinin kahramanı Zeynep Beşerler ile Kenan İmirzalıoğlu idi. Herkes evlenmelerini beklerken genç oyuncular ayrılık kararı aldı. Özellikle de Beşerler'in bu ayrılıkla kolay başa çıktığını söylemek güç. Güzel oyuncu o dönemde bir gazetecinin kendisine yönelttiği "Onu yeni sevgilisiyle görseniz ne hissedersiniz" sorusuna "“Biz onunla uzun yıllar süren bir birlikteliğe imza attık. Açıkça söylemek gerekirse, Kenan’ı başka bir kadınla görürsem çok üzülürüm" diyerek cevap vermişti. Zerrin Özer de severek evlendiği ve bir süre sonra ayrıldığı eşi nedeniyle kötü günler geçirdi. Özer konuk olduğu canlı yayınlanan bir TV programına boşandığı eşi Levent Süren de telefonla katılınca şoke oldu. Daha sonra gözyaşlarını tutamayan Özer titreyen sesiyle bu sürpriz karşısında çok şaşırdığını ve sevindiğini söyledi. Özer, 2 buçuk yıllık eşinden boşandığında da "Adam gibi adamdı. Hayatımda sırtımı dayayabileceğim tek erkek Levent’ti” demiş ve duruşma bittikten sonra da uzun uzun ağlamıştı. Tamer Karadağlı ve Arzu Balkan gösterişli bir biçimde evlenmişti. Ama mutlulukları uzun sürmedi. Araya ihanet girdi... Çift, minik kızlarına rağmen boşandı. Ama yakın dostlarına eşinden ayrıldığı için çok pişman olduğunu söyleyen Karadağlı, Balkan ile bir gece yemeğe çıktı. Eski eşine tek taş yüzük armağan eden Karadağlı yeniden biraraya gelmeyi teklif etti. Ancak yaşadıklarını unutamayan Balkan bu teklifi geri çevirdi. Karadağlı ve Balkan, yaşanan olumsuzlukları bir kenara bırakıp kızları Zeyno için dost kalmaya karar verdi sonunda. Çift, yeniden evlenmedi ama dostlukları sürüyor. Doğa Rutkay ve Mehmet Ali Alabora şöhret basamaklarının henüz çok başındayken iki sevgiliydiler. Herkes onların evlenmesini beklerken Rutkay ve Alabora ayrılık kararı aldı. Ama ne ayrılık sürecinde ne de sonra birbirleri aleyhine tek söz etmediler. Alabora bir başka meslektaşı Pınar Öğün ile dünyaevine girdi. O dönemde magazin basınında çıkan haberlere göre Rutkay, beş yıl birlikte olduğu eski sevgilisinin düğün davetiyesini alınca gözyaşlarına da hakim olamadı. Rutkay o anda neler hissettiğini "Eve davetiye gelince gözlerim doldu, çekimlerim olduğu için yetişemedim. Ama onlara çok güzel bir hediye yolladım. İkisini de çok seviyorum. Umarım çok mutlu olurlar" diyerek anlatmıştı. Son dönemin en gözde TV yıldızlarından Beren Saat iki buçuk yıldır yönetmen Levent Semerci ile birlikteydi. Ancak ilişkileri bir süre önce bitti. Saat'in Semerci'den ayrıldığı iddialarının ortaya atılmasından kısa bir süre sonra da o güne kadar sessiz ve sakin bir hayat sürdüren güzel yıldız objektiflerin karşısına ilginç bir şekilde çıkmaya başladı. Önce bu kıyafetiyle çok konuşuldu. Ardından Fatmagül'ün Suçu Ne dizisindeki rol arkadaşı Esra Dermancıoğlu ile birlikte alkollü bir şekilde görüntülendi. Hem de daha önce hiç görüntülenmediği halde. Bundan bir kaç gün sonra da bu kez Bebek sahilinde dalgın dalgın yürürken görüntülendi Beren Saat. O her ne kadar "gayet iyiyim" dese de herkes Saat'in aşk acısı yüzünden bu kadar değiştiği görüşünde. Sertab Erener ve Levent Yüksel müzik dünyasının en gözde çiftlerindendi. Hem özel hayatlarında hem de kariyerlerinde yükselen bir grafik çiziyordu çift. Ama aradan geçen zaman içinde evlilikleri bozulmaya başladı. Sonunda çift yollarını ayırdı. Ama onlar da bir tek kez bile birbirlerinin aleyhine tek söz etmediler. Tam tersine birbirlerininen büyük destekçisi olmaya devam ettiler. Jude Law ile Sienna Miller, Alfie adlı filmin setinde tanışıp aşk yaşamaya başladılar. Hatta nişanlandılar. Ama Law, çocuklarının dadısıyla Miller'ı aldatınca ayrıldılar. Hayatlarına başka insanlar girdi. Ama ikisi de birbirlerini unutamadılar ve yıllar sonra tekrar biraraya geldiler. Herkes "bu kez evlenirler" derken yine ayrıldılar. Hatta Miller'ın hayatına başkası girdi. Ancak yakın çevresi Law'un Miller'ı unutamadığını ve ona geri önmek için her yolu denediğini söylüyor. Elizabeth Hurley ile Hugh Grant sinema dünyasının en gözde çiftlerindendi. Ancak Grant bir hayat kadınıyla üstelik de arabada yakalanınca Hurley ihaneti affetmedi. Ama buna rağmen iki eski sevgili birbirleriyle hiç kanlı bıçaklı olmadı. Hatta Hurley'nin oğlu Damien'ın vaftiz babası olma görevini Grant üstlendi. Daha sonra da Hurley'nin o dönem evli olduğu Arun Nayar ile çıktığı tatilde de çifte eşlik etti. Demi Moore ve Bruce Willis, üç çocuklarına ve birlikte geçirdikleri uzun yıllara rağmen boşandılar. Ama birbirleriyle iyi geçinmeyi hep sürdürdüler. Önce Moore, Ashton Kutcher ile evlendi. Sonra da Willis, Emma Hemming ile. Her iki aile de birbiriyle çok iyi geçiniyor ve sık sık biraraya geliyor. Özgür Özgülgün ile Buket Dereoğlu birbirlerini delice severek evlenmişti. Oğulları Can da mutluluklarını ikiye katladı. Ama daha sonra çiftin arasına kara kedi girdi. Özgülgün ve Dereoğlu boşandılar. Ama bu süreci de birbirlerini destekleyerek atlattılar. Birbirleri aleyhine tek söz etmediler. Hatta "Evlilik bitti ama dostluk baki" diyerek oğulları Can'ın mutluluğu için ellerinden gelen her şeyi yapacaklarını söylediler. Özgülgün ve Dereoğlu bu sözlerini tutmayı da başardı. Cem Özer ve Nurgül Yeşilçay da boşanma sürecini sakin bir şekilde atlattı. Ünlülerin sık sık yaptığı gibi basın aracılığıyla birbirleriyle tartışmadılar. Çift sık sık Bebek Parkı'nda oğulları Osman Nejat için biraraya geliyor. Onun hatırına aralarını bozmamaya çalışıyor. Oscar ödülle yıldız Reese Witherspoon eşi Ryan Philippe'in ihaneti yüzünden ondan boşandı. Ama iki çocuğunun hatırı için onunla arasını iyi tutmaya karar verdi. Philippe'den Ava ve Decon adında iki çocuğu olan Witherspoon "O çok iyi bir baba. Ve biz her zaman dost kalmayı sürdüreceğiz" diye konuştu. Rafet El Roman ile Tuğba Altıntop'un boşanması epey olaylı bir şekilde olmuştu. Hatta çift iki kızlarının velayeti için uzun süre tartışmıştı. Ama sonra köprülerin altından çok sular aktı ve her şey değişti. Altıntop ve El Roman kızlarının hatırına iyi geçirmeye başladılar. Hatta geçen yıl dördü bir tatile bile çıktı. Eski eşiyle tatile çıkmasını eleştirenlere de Altıntop "“Rafet çocuklarımın babasıdır, benim de eski eşim. Mutsuz ve huzursuz iki kız evladı mı büyüsün" diyerek cevap verdi. Gülben Ergen ve Mustafa Erdoğan'ın üç çocuklu mutlu yuvalarının üzerinde kara bulutlar dolaşmaya başladı ve çift sonunda boşanma kararı aldı. Evlerini ayıran çift bir dönem zorunlu olarak karşılaştıklarında birbirlerinin yüzüne bile bakmamaya özen gösterdi ama arada çocukları olunca işler değişti. Ergen bir süre önce lyaptığı açıklamada "Bundan sonra, her ikimizin de sağlam bir dost ve çocuklarımızı çok seven anne babalar olarak yolumuza devam edeceğimizden kimsenin şüphesi olmasın” dedi.
1106 Son Güncelleme 1830 Antikythera Düzeneği Antikythera Düzeneği, büyük bir muamma olarak kalan en önemli arkeolojik buluntulardan biri. Batan bir antik Yunan kargo gemisinin kalıntılarından çıkarılan bu düzeneğin astronomik amaçlarla kullanıldığı düşünülüyor. Arkeologlar, bu aletin nasıl kullanıldığı hakkında hala çalışmalarına devam etse de bu düzeneğin oldukça karmaşık bir astronomik takvim olabileceğini iddia ediyor. 2 bin yaşında olduğu bilinen bir gemiden çıkarılması ise bu düzeneği o döneme ait bulunan en ilginç antik kalıntı kılıyor. Kosta Rika’nın Taş Küreleri Devasa büyüklükteki bu taş küreler Güney Kosta Rika’nın Diquis Deltası’nda bulunuyor ve bazılarının yapımı 600 tarihine dayanıyor. Orijinal dilde “Las Bolas” yani Toplar olarak bilinen bu anıtların Kolomb öncesi uygarlıklar tarafından volkanik bir taş türü olan gabro kullanılarak yapılmış. Arkeologlar, mükemmel bir şekilde oyularak küreleştirilen bu taşların yapımında nispeten daha küçük taşların kullanıldığı iddia ediliyor. Bu taşların tam olarak ne için kullanıldığı halen netlik kazanmasa da bir kesim tarafından bu taşların astronomik amaçlar için kullanıldığına dair spekülasyonlar üretiliyor. Başka bir kesim ise bunların önemli alanların yerlerini işaret ettiğini düşünüyor. Stonehenge Stonehenge olarak bilinen ve İngiltere’de bulunan tarih öncesine ait bu devasa yapıt, dünyanın en meşhur arkeolojik alanlarından biri olarak kabul görüyor. Megalitik taşların oluşturduğu bu çember yapının 4 bin yıl önce yapıldığı ve büyüklüklerinin o dönemin insanları için oldukça fazla olduğu düşünülüyor ve nasıl inşa edildiğine dair henüz net bir açıklama getirilmiş değil. Bunun haricinde Stonehenge’in ne amaçla kullanıldığı da net olarak bilinmeyen bir diğer gerçek. Bu yapı hakkında astronomik gözlemevinden tutun da bir “iyileştirme” tapınağı olabileceğine dair çeşitli teoriler tartışılmakta. Emin Çapa, Stonehenge'in keşfini Dünyanın 1001 Hali programına taşımıştı. İzlemeden geçmeyin... Kleopatra’nın Mezarı VII. Kleopatra, 305 ile 30 yılları arasında Mısır’a hakim Ptolemaios Hanedanı’na mensup yöneticilerin sonuncusu olarak biliniyor. Hem Jül Sezar hem de Marcus Antonius’tan çocukları olduğu bilinen Kleopatra’nın, zekası, güzelliği ve sansasyonel romantik ilişkileri hakkında önemli miktarda bilgiye sahip olsak da onun hakkında bir gerçek hala gizemini koruyor Gömüldüğü yer… Eski müttefikleri Octavianus tarafından Actium Savaşı’nda yenilgiye uğratıldıklarının ardından Kleopatra ve Antonius’un intihar ettikleri biliniyor. Tarihçi Plutarkhos vaktiyle yazdığı bir eserinde, ikilinin beraber gömüldüğü yeri, Mısır tanrıçası İsis’in tapınağına yakın, “güzel ve gösterişli” bir anıt olarak tarif ediyor; fakat mezarın tam olarak nerede olduğu henüz bilinmiyor. Arkeologlar, bu aşıkların mezarını birisi bulsa dahi içinin tamamıyla boş olabileceğini çünkü antik zamanlarda mezar hırsızlığının oldukça yaygın olduğunu bildiriyor. Qin Shi Huang’ın Mezarı / Kilden Askerler 1974’te Çin’in Shaanxi bölgesindeki çiftçiler tesadüfen 20’nci yüzyılın en büyük arkeolojik buluntusunu gün yüzüne çıkardı İmparator Qin Shi Huang’ın Terakota Askerleri… Aslına bakarsak, 259 ile 210 yılları arasına dayandırılan bu keşifteki askerler bir gizeme işaret etmiyor çünkü tarihçiler bu topraktan askerlerin imparatoru ahirette korumak adına yapıldığını biliyorlar. Gizemini koruyan asıl şey ise bu imparatorun tam olarak nereye gömüldüğü ve mezarının ne gibi hazineler içerdiği. İmparatorun son istirahat yerinin inşasını anlatan antik dokümanlar, hazinelerle dolu bu yeraltı sarayının Çin’de yapılmış en gösterişli mezar olduğunu iddia ediyor. Atlantis İlk olarak milattan önce 360 yılında Yunan yazar Plato tarafından bahsedilen bu mitolojik adanın, sular altına gömülmeden önce hatırı sayılır bir deniz gücüne sahip olduğu iddia ediliyor. Arkeologlar halen bu gizemli adanın tarihsel varlığını tartışıyor ve vaktiyle var olması ihtimaline karşın dünyanın birçok batık kalıntılarında çalışmalar yürütüyor. Varlığına dair kesin bir kanıda henüz rastlanmamış olsa da Atlantis akıllarda bir gizem olarak yer edinmeye devam ediyor. Antik Hayvan Tuzakları İsrail, Mısır ve Ürdün çöllerini çapraz kesen çizgiler şeklinde inşa edilen bu kısa taş duvarlar, keşfedildikleri tarihten itibaren arkeologların aklını karıştırmaya devam ediyor. “Çöl Uçurtmaları” olarak da adlandırılan 64 kilometre uzunluğundaki bu yapıların milattan önce 300 yılında inşa edildiği düşünülüyor. Yapılma amaçları hakkındaki gizemin yapılan son araştırmalarla ortadan kalktığına inanan arkeologlar, bu yapıların vahşi hayvanları avlamak amacıyla hazırlanmış bir çeşit tuzak olduğunu iddia ediyor. Nazca Çizgileri Peru’da bulunan bu çizgiler yerden bakıldığında pek de etkileyici bir görüntü sergilemese de onlara yukarıdan bakıldığında durum bir hayli değişiyor. Arkeologlar, bu görkemli çizgilerin, geometrik şekillerden tutun da hayvan, bitki ve hayali figürlere kadar çeşitli şeyleri betimleme amacıyla çizildiğini ve bunların yaklaşık olarak 2 bin yıl önce yapıldığını düşünüyor. Fakat, ne amaçla yapıldıkları hala birçok tartışmaya sebep olan gizemli bir konu olsa da birçok arkeolog, bu çizgilerin Nazca tanrılarının aralarındaki bir çeşit iletişim metoduna işaret ettiğine veya doğa ayinlerinin bir parçası olarak çizildiğine inanıyor. Gize Piramitleri Mısır’ın büyük piramitleri hakkında arkeologların bilgisi önemli ölçüde olsa da hala gün yüzüne çıkarılmadığı düşünülen özellikleri de bu yapıları gizemli ve etkileyici kılıyor. Yaklaşık 5 bin yıl önce inşa edilen bu üçlü piramit kompleksi antik Mısırlıların Firavunlarına hürmetlerini gösterme biçimi olarak değerlendiriliyor. Arkeologlar, günümüzde hala neden ve nasıl yapıldığı tartışılan piramitlerin içinde yeni tüneller keşfetmeye devam ettiklerini de vurguluyor. Torino Kefeni Hazreti İsa’nın kefeni olduğu düşünülen “Torino Kefeni” kadar tartışılan başka bir arkeolojik keşif daha yoktur demek abartı olmaz. Bu uzun kumaş parçası üzerinde kan ve bir adama ait olduğu bilinen bazı izler taşıyor. 1353 yılında Katolik Kilisesi, Fransa’nın Lirey bölgesindeki bir kilisede böyle bir kefenin varlığını resmi olarak kaydetti. Efsaneye göre, bu kefen günümüz Güney Filistin’inden Edessa yani günümüz Şanlıurfa bölgesine, oradan ise İstanbul’a gelmiş. 1204 yılında Haçlıların İstanbul’u yağmalamalarından sonra bu kefenin onlarla birlikte Atina’ya geldiği biliniyor. 1980’lerde bilim insanlarının eline geçen bu kefenin gerçekten İsa’ya ait olup olmadığını anlamak üzere test yapan bilimciler, bu kefenin sahte olduğuna kanaat getirdi çünkü yapılan testler kumaş parçasının 1260 ile 1390 yılında yapılmış olabileceğini ortaya koydu. Fakat varılan bu sonuca itiraz edenler ve bu testlerin kefenin sonradan eklenen yani yeni kısımlarına uygulandığını ama aslında kefenin daha eski zamanlara ait olduğunu iddia edenler de var. Fotoğraf Diego Barbieri / Göbekli Tepe 1994 yılında Göbekli Tepe’de yapılan müthiş keşif, medeniyetin evrimi hakkında o zaman kadar bildiklerimizi zorlayarak yeni sorular sorulması gerektiğini ortaya koymuştur. Üzerinde hayvan figürlerinin oyulduğu taş sütunlarıyla Göbekli Tepe, yapılma tarihinin 10’uncu milenyuma dayanması sebebiyle dünyanın en eski ibadethanesi olarak kabul görüyor. Eldeki bulgular, Göbekli Tepe’nin yarı-göçebe avcılar tarafından inşa edildiğini ve bu topluluğun tarımla henüz tanışmadığını gösteriyor. Göbekli Tepe’nin keşfi sonrası arkeologlar, önce yerleşik hayata geçilip sonra mı tapınakların inşa edilmeye başlandığı yoksa bunun tersinin de geçerli olup olmadığını tartışmaya başladı. Yani, daha önceden kabul gördüğü gibi önce yerleşik hayata mı geçildi, yoksa Göbekli Tepe gibi dini amaçla inşa edilen yapılar insanları yerleşik hayata geçişe mi yönlendirdi? Bu henüz netlik kazanmış değil. Bakır bir levhaya yazılan bu tomar, Ölü Deniz Parşömenleri ile birlikte Kumran bölgesinde bulunan 3 numaralı mağarada keşfedildi. Metinde fazla miktarda altın ve gümüşün yanı sıra madeni paralardan da oluşan oldukça büyük bir hazinenin kaydı tutulmuş; fakat bu hazinenin gerçekten var olup olmadığını henüz kimse bilmiyor. Bilim insanları, tomardaki hazine kaydının gerçek mi yoksa bir hayal ürünü mü olduğunu halen tartışıyor. Bakır Tomarlarda anlatılan büyüklükte bir hazine henüz o topraklarda bulunamadı. Tutankamon’un Ölümü Tutankamon’un mezarının gün yüzüne çıkarıldığı 1922 tarihinden itibaren “firavunun laneti” olarak anılan ve mezara yaklaşan herkesin bir şekilde öldüğünü anlatan hikayeler kulaktan kulağa yayılmaya başladı. Firavunun mezarının gizeminden daha da dikkat çeken şey işte Tutankamon’un nasıl öldüğü konusu. Arkeologlar, bu çocuk kralın beklenmedik bir şekilde öldüğü ve ölümüne ya bir enfeksiyonun ya da bir iki tekerlekli araba kazası sonrası aldığı yaraların sebep olduğuna inanıyorlar. Ahit Sandığı, içinde “Hz. Musa’ya Allah tarafından verilen 10 emir”in bulunduğu altın kaplı bir sandık. Antik dönemlerde, bu sandığın Kudüs’te bulunan Birinci Tapınak’ta saklandığı biliniyor; ancak tapınağın 587 yılında Babil ordusunca yıkılıp yağmalanması sonrasında bu sandığa neler olduğu hakkında kimse tam olarak bir şey söyleyemiyor. Tevrat’ta bahsedilen bu olay ve kutsal kalıntının izine henüz kimse rastlamış değil. Bazı antik kaynaklar, şehrin yağmalanmasından sonra bu sandığın Babil’e götürüldüğünü, bazıları ise sandığın Kudüs’te bir yere gömüldüğünü söylüyor. Yeni tercüme edilen eski bir İbranice metin ise bu sandığın Mesih’in geleceği güne kadar ortaya çıkarılamayacağı yönünde bilgiler veriyor. Voynich El Yazması 15’inci yüzyıla ait olduğu bilinen 250 sayfalık bu kitap, kozmolojik sembol, bitki ve çıplak kadın gibi birçok değişik figür içeriyor. Wilfrid Voynich adında bir sahaf tarafından 1912 yılında bulunan el yazmasının içeriğine dair henüz net bir bilgiye sahip değiliz çünkü metin henüz deşifre edilemedi. Ancak metnin unutulan bir dille yazıldığına dair spekülasyonlar yaratılmaya devam ediliyor. Şuan Yale Üniversitesi’nde bulunan el yazması birçok bilim insanının dikkatini çekmekte. Hobbitler 2003’te Endonezya açıklarındaki Flores adasında minyon insan formunda kemikler keşfedildi. Homo floresiensis olarak adlandırılan bu insan formunun en belirgin fiziksel özelliği ise yetişkinlerinin ortalama 1 metre uzunluğunda ve 25 kilo ağırlığında olduğudur. Araştırmacılar, başta bu ufak kemikleri mikrosefali rahatsızlığına sahip bir insana ait olduğunu düşünse de buna benzer çok sayıda kalıntının bulunmasıyla yeni bir türün ortaya çıkarıldığını ortaya koydu. Homo floresiensislerin insanların ataları ağacındaki yeri tam olarak bilinmiyor. Delikli Küp Bu küp yapısı gereği ilgi çekmeye devam ediyor çünkü her yerinde delikler mevcut. İkinci Dünya Savaşı sonrası Londra’nın dış bölgelerinden birinde bulunan bu küpün Roma İmparatorluğu’nun İngiltere’de hüküm sürdüğü dönemlere 43 – 410 ait olduğu biliniyor. Araştırmacılar, bu küpün vaktiyle bir lamba ya da içinde fare veya yılanın konduğu bir kafes olabileceği konusunda iddialarda bulunuyor. Tabii bunlar sadece tahminler… 1986 yılında Çin’in Sichuan bölgesinde arkeologlar Bronz Çağı’ndan kalma hazinelerle dolu 2 kuyu keşfettiklerini duyurdu. Kuyularda, yeşim taşları, bronz heykel ve fildişlerinin ortaya çıkarıldığını bildiren araştırmacılar, bu el yapımı objeleri Sanxingdui Uygarlığı tarafından yapıldığı ve bu uygarlığın yaklaşık olarak 3 bin yıl önce ortadan kaybolduğunu belirtti. Minjiang Nehri’nin kıyıları boyunca yaşadıkları bilinen bu topluluğun bölgeyi neden terk ettiği ve giderken hangi sebeplerle bu objeleri toprak altına gömdükleri araştırmacılar arasında tartışılan bir konu. Nuh’un Gemisi Bazı şeyler o kadar iyidir ki tekrar tekrar keşfetmek istersin; Nuh’un Gemisi gibi… O kadar çok insan Nuh’un Gemisi’ni bulduğunu iddia ediyor ki gerçekten bulundu mu bunu net olarak kimse bilmiyor. Yüzyıllardır, tüm dünyadan amatör arkeologlar Nuh’un Gemisi’nin kalıntılarının Türkiye’deki Ağrı Dağı’nda olduğuna dair birçok iddiada bulundu. Fakat, bazı araştırmacılar bu konuya oldukça şüpheyle yaklaşıyor, hatta böyle bir geminin yapılıp yapılmadığına bile emin değiller. Tıpkı Atlantis gibi Nuh’un Gemisi’nin nerede olduğu gizemini korumaya devam eden arkeolojik bir soru. Kayıp Mayalar Oldukça gelişmiş bir uygarlık olan Mayalar’ın, milattan sonra 900’lü yıllarda bilinmeyen sebepler sonucunda ortadan kaybolduğu biliniyor. Bazı bilimsel çalışmalar, Mayaların yok olmasında kuraklığın etkin bir rol oynadığını ortaya koysa da birtakım araştırmalar bölgedeki toprak bozunumunun ve av hayvanlarının sayısındaki azalmanın Mayaların sonunu getirdiğini iddia ediyor. Yani, tam olarak neden ortadan kayboldukları gizemini koruyor. Khatt Shebib Duvarı 150 kilometre boyunca uzanan taş bir duvarın net bir amaca hizmet ettiğini düşünebiliriz; ama arkeologlar Ürdün’de bulunan Khatt Shebib Duvarı’nın neden, ne zaman ve kimler tarafından inşa edildiğini hala tartışmaya devam ediyorlar. Duvarın uzunluğu göz önünde bulundurulduğunda bu duvarın düşman ordularının işgaline karşı yapılmadığı açıkça ortada, belki hayvanların istilasından korunmak adına yapılmış olabileceği tartışılıyor. Bir başka iddia ise çiftçilerin tarım arazileri arasına bir çeşit sınır çekmek adına bu duvarı inşa etmiş olabilecekleri. Ürdün’deki Büyük Daireler Khatt Shebib Duvarı, Ürdün’de bulunan antik yapılardan yalnızca biri. 2 bin yıllık olduğu düşünülen daire şeklindeki bu taş yapılar da arkeologların aklını karıştırmaya devam ediyor. Bu kısa duvarlı dairelerin hiçbirinde insan ya da hayvanların geçişine izin veren bir boşluk bulunmuyor. Neden orada olduklarını ve ne amaçla yapıldıklarını kimse bilmiyor… Cochno Taşı Bu yıl arkeologlar, İskoçya’nın Glasgow şehrinde 5 bin yaşında bir taş levhada kazı ve keşifler yaptı. Taşın üzerindeki motifleri değerlendiren bilim insanları, bunun antik dönemlere ait olduğu bir eser olduğuna karar verdi. 1930’lar bu kalıntı üzerinde çalışmalar yürüten bir grup araştırmacı, taşın üzerindeki işaret ve yazıların astronomik olaylar ile bir bağlantısı olabileceğini düşünmüştü; fakat yeni araştırmaya göre bu yargı doğruyu yansıtmıyor. Araştırmacılar tarih öncesi insanların bu taşı ne gibi durumlarda kullandığına dair çalışmalarına devam ediyor. Super-Henge Stonehenge’e yaklaşık olarak 3 buçuk kilometre uzaklıkta bulunan bu devasa büyüklükteki taş yapıtlar geçen yıl gün yüzüne çıkarıldı. Avon nehrine yakın ve 4 buçuk metre büyüklüğündeki bu yapıtların ne amaçla kullanıldıkları henüz bilinmiyor. Sular Altındaki Taş Yığını 2003 yılında bir grup bilim insanı tarafından İsrail açıklarında devasa bir taş yığını bulundu. Bu anıtın 60 bin ton ağırlığında ve 10 metre uzunluğunda olduğu tahmin ediliyor. Dünyanın birçok yerinde buna benzer yapılar genellikle önemli bir mezarın yerini göstermek amacıyla dikiliyor; fakat bu anıtı keşfeden araştırmacılar henüz tam olarak ne amaçla yapıldığı konusunu netliğe kavuşturmuş değil. Bu taş yapının vaktiyle kıyıda olduğu ve deniz seviyesinin yükselmesi sonucunda sular altında kaldığı tahmin ediliyor. İsrail Antik Çalışmaları Otoritesi ve Ben-Gurion Üniversitesi’nden Yitzhak Paz’a göre bu yapının inşası 4 bin yıl öncesine dayanıyor. arkeoloji arkeolojik kalıntı bulgu stonehenge gizemli kalıntılar
eski kuyularda define olur mu